1 Haziran 2016 Çarşamba

Bir “Bilge Hükümdar” Portresi; Fatih Sultan Mehmet

563. sene-i devriyesini idrak ettiğimiz İstanbul’un Türkler tarafından fethi, tarihin akışını etkileyen önemli olaylardan biridir. Roma İmparatorluğu’nun başkenti, kültür ve medeniyet merkezi Konstantinopolis, yüzyıllar boyunca çeşitli orduların hücumuna maruz kalmışsa da; silah teknolojisinin yetersizliği ve aşılamayan surları sayesinde tüm saldırıları püskürtmeyi başarmıştır. Strateji, kararlılık ve teknolojik üstünlük neticesinde, 29 Mayıs 1453’te, henüz 21 yaşındayken, Konstantiniyye’yi fethederek “Fatih” unvanını alan Sultan Mehmet, birçoklarının sadece hayal edebildiği büyük bir ideali gerçekleştirmiş ve yeni bir çağın kapılarını aralamıştır.
İstanbul’un fethi; doğuda ve batıda derin akisler meydana getirmiştir. Kahire’de yapılan kutlamalar günlerce sürmüş, mehter bölüğü halka konserler vermiş, Halifenin emriyle şühedaya dualar edilmiştir. Memluk Sultanı, gönderdiği elçilerle “feth-i mübini” tebrik ederken, Fatih’in rakibi Uzun Hasan, bu önemli olayı görmezden gelmiştir.
Haber, Avrupa’da çayır yangını gibi yayılmış, derhal yeni bir haçlı seferinin planları yapılmaya başlanmıştır. 1454’te İstanbul’dan Napoli’ye giden Nicolo Sagundino;“İstanbul Fatihi’nin, İtalya’nın da efendisi olmayı arzuladığını, Roma İmparatorluğu’nun kızı olan Bizans’ın ardından, İmparatorluğun anası olan Roma’yı da alacağını, istihbarat ağı sayesinde İtalya’daki tüm olaylardan ve İtalyan devletleri arasındaki çekişmelerin ayrıntılarından haberdar olduğunu” dile getirmiştir.
Kuşatma sırasında Türklere karşı savaşan Kardinal Isıdoros, Papayı ikaz etmekten kendini alamamıştır:“Kutsal Peder! Turcus, Hıristiyanlığı tehdit etmektedir, kısa zamanda güç kullanarak ve silahla senin kentin Roma’yı da ele geçirecektir!”
Silvio Piccolomini, İstanbul’un düştüğünü öğrendiğinde korkuyla ürpermiştir:“Türklerin kılıcı başımızda dolaşıyor. Şimdiye dek evrenin sahibi İtalyanlardı. Şimdi ise Türklerin İmparatorluğu başlıyor.“
İstanbul’dan Girit’e giden Rumları dinleyen Dotti şu kanaate varmıştır:“İkinci bir İskender olan bu müthiş adamda sıra dışı bir iradeyle muazzam bir güç birleşmiş durumdadır.”
Langusto, fetihten az sonra Fatih’i şöyle tanımlamıştır:“İnce yüzlü, uzunca boylu, asil tavırlı, yüce gönüllü, hürmetten ziyade korku uyandıran, nadiren gülen, ihtiyatlı, şiddetli bir öğrenme ihtirasına sahip, gayelerinde inatçı, her konuda kendinden emin, iyi silah kullanan, Büyük İskender’in şöhretinden az olmayan bir şöhretin peşindedir. Ciriaco veya başka bir İtalyan’a her gün Roma tarihi okutur. Her şeyi öğrenmek isteyen zeki bir araştırıcıdır. Sefahate düşkünlüğü olmayıp nefsine hâkimdir. Azla yetinir, şehvet düşkünlüğü yoktur. Tüm zorluklara dayanıklıdır. Cihanda tek imparatorluk ve tek saltanat kurma fikrinde olup bu birliğin tesisi için İstanbul’dan daha uygun bir yer olmadığı kanaatindedir.”
Son yüzyılda iyice kısırlaşan İstanbul, fetihten sonra bilimsel ve dinsel eserlerle donatıldı. Değişik semtlerdeki sekiz kilise medreseye dönüştürülerek, Tusi, Hocazade ve Mevlana Abdülkerim gibi yetkin bilginler bu medreselere baş müderris tayin edildi. İstanbul’un ilk büyük camii olan Fatih Camiiyle birlikte, sekiz fakülteden oluşan Sahn-ı Seman Medreseleri inşa edildi. Tıp, hukuk ve ilahiyat fakülteleriyle dikkat çeken Sahn-ı Seman Medreseleri, dönemin büyük kültür merkezlerinden biri haline geldi.
Osmanlı medreselerinde, fıkıh, kelam, tefsir gibi ilimler klasik usullerle okutulmuşken, Fatih döneminden itibaren pozitif bilimlere de özel bir değer verildi. Felsefi ve bilimsel düşünce desteklendi. Irk ve din ayrımı yapılmaksızın tüm bilginler himaye edildi. İstanbul’u kültür ve hoşgörünün hâkim olduğu bir dünya başkentine dönüştürmek, eski dünyanın merkezi yapmak gayesini güden Sultan Mehmet, yakın memleketlerdeki bilim adamlarını cazip tekliflerle İstanbul’a davet etti. Tebriz’den transfer edilerek Ayasofya Medresesi baş müderrisi tayin edilen ünlü astronom ve matematikçi Ali Kuşçu, Ayasofya ve Sahn-ı Seman medreselerinin müfredatını düzenledi. Dersleri büyük bir ilgiyle takip edildi. Yetiştirdiği talebeler sayesinde Osmanlı ülkesinde önemli bir bilimsel ilerleme sağlandı.
Bir başka değerli bilim adamı Sinan Paşa; Matematik, astronomi, felsefe, kelam, fıkıh ve tefsir alanında birçok eser kaleme almış, Sahn müderrisi ve Hâce-i Sultaniolarak görev yaptıktan sonra Sadarete kadar yükselmişti. Bir hatasından dolayı Padişah tarafından tutuklattırıldığında, ulemanın sözbirliği edip, kitaplarını yakarak memleketi terk edeceklerini bildirmeleri üzerine affedilmişti. Bu, dönemin ilim adamlarının Sultana kafa tutacak kadar kişilikli ve O’nun nezdinde ne denli muteber olduklarını gösteren son derece ilginç bir hadisedir.
Hoca Zade, ilmi çalışmalarına engel olduğu için tüm resmi görevlerinden istifa edecek kadar bilimsel çalışmalara düşkündü. Makamından ziyade müderrisliği ile övünen Hoca Zade, İran ve Orta Asya’da ziyadesiyle meşhurdu. Hüseyin Baykara, Horasanlı bir âlimi, ondan ilim tahsil etmesi için göndermişti. Bir gün Fatih, kendisine hukuk talim eden Hoca zadeye dönerek “benimle münakaşa etmeye çekinmiyor musun?” diye sorunca,“senin tebaan olarak evet, ama hocan olarak hayır. Dışarıda benim Sultanım isen de şu anda çömezimsin” mukabelesinde bulunmuştu.
Açık fikirli bir düşünce yapısına sahip olan Padişah, müşkül mevzular vermek suretiyle âlimlere risaleler yazdırır, bunları tetkik eder, görüşlerine değer verdiği bilginlere, kendi huzurunda çeşitli konuları mevzubahis yaptırırdı. Molla Hüsrev’in hakemliğinde, Hoca zade ile Molla Zeyrek arasındaki mübahase 7 gün sürmüş ve galip ayrılan Hoca zade olmuştu.
Fatih, bilge kişilerin ve dervişlerin bariz bir saygısızlıkları olmadığı müddetçe onlarla şakalaşır, onların tuhaf davranışlarını toleransla karşılardı. Tebdili kıyafet gezdiği günlerden birinde kendisini tanıyan bir derviş;“Cenabı Hak yüz yirmi dört bin peygamber yarattı. Ol peygamberlerin her birinin aşkına bana bir akçe veresin” deyince, istenen miktarı vermenin zorluğu karşısında tebessüm eden Sultan; “Hoş, sen ol peygamberlerin her birinin adını bana bir bir söyle, ben de istediğin akçeleri sana vereyim” cevabını vermişti.
Samimi ve açık sözlü bir İlahiyatçı olan Gennadios ile sık sık sohbet eden Fatih, ondan Hıristiyanlığın akidelerine ilişkin bir kitap yazmasını istemiştir. Ayrıca Hıristiyanlık akidesine dair Müslüman âlimlerle Maksim Manuel arasında bir mübahase yaptırmış ve bu tartışmanın kaydedilmesini emretmiştir. Padişahın hoşgörüsünü, entelektüel merakını, Hıristiyan filozoflarla diyaloglarını anlayamayan dar görüşlü Papa Pius, Hıristiyanlığa meylettiği zannına kapılıp, 1461’de yazdığı bir mektupla Sultan’ı Hıristiyanlığa davet etmiştir.
Kritovoulos;“Sultanın en keskin zekâlı filozoflardan biriolduğunu, Plutarque’ın “meşhurların hayatları” isimli eserini tercüme ettirdiğini, özellikle de İskender ve Sezar’ın yaşam hikâyeleriyle ilgilendiğini” yazar. Matematik, felsefe ve coğrafya alanlarındaki danışmanı Amirutzes, Sultanın isteği üzerine Batlamyus’un “Almagest”ini tercüme etmiştir.  Batlamyus’un dünya haritasını da incelediği anlaşılan Padişahın kütüphanesinde, Batlamyus coğrafyasının Jakobus Anglos tarafından Latinceden yapılmış tercümesine rastlanmıştır. Bu yıllarda Topkapı Sarayı adeta bir Coğrafya Akademisine dönüşmüş gibidir. Haritalara gösterdiği özel ilgi, bazı İtalyan matbaacıların da dikkatini çekmiş, Berlinghieri özenle bastırdığı Batlamyus’un “Geopraphica”sını, Padişaha satabilmek için İstanbul’a gelmiştir.
Gentile Bellini, 1479-1480 yıllarını İstanbul’da geçirmiş ve Padişahın portresiyle birlikte başka resimler de yapmıştır. Ünlü Fatih tablosu günümüzde National Galery’de sergilenmektedir. Verona’lı ressam ve madalyoncu Matteo D’Patsi’nin de İstanbul’a geldiği bilinmekle beraber henüz bir eserine rastlanmamıştır.
Paul Faure’ye göre, Rönesans İstanbul’un fethiyle başlar. Padişah, İtalyan ve Rum danışmanlar aracılığıyla, Rönesans kültürünü ve Roma Tarihini derinlemesine incelemiştir.Berlinghieri ve Roberto Balturia gibi Latin yazarlar eserlerini Fatih’e takdim etmişlerdir. Stefano Emiliano Sultan’ın ölümüne bir mersiye yazmıştır. Fatih’e takdim edilen şiirlerin en meşhuru, Giovanni Fielfo’nun 4706 mısralık Latince şiiridir. İtalyan şairler şiirlerinde, Rönesans’ın büyük mesenlerinden olan Sultan Mehmet’i gönülden selamlamışlardır. İngiltere’de 1594-1749 arasında Fatihi konu alan 6 piyes kaleme alınmıştır. Dönemin ideal hükümdar tipi olarak değerlendirilen Fatih, Rusya’da da övülmüş ve yüceltilmiştir. Rus edebiyatçı Perevetov, IV. İvan’a sunduğu, “Sultan Mehmet’e Dair” isimli kitabında, Fatih’i Çar’a örnek bir filozof, mareşal ve devlet adamı olarak gösterir.
Kişisel kütüphanesiyle birlikte, Ayasofya ve Sahn-ı Seman medreselerinin kütüphanelerinde topladığı Türkçe, Arapça, Farsça, Yunanca ve Latince sekiz yüz civarında kitap, Topkapı Sarayı müzesinde muhafaza edilmektedir. Adolf Deismann, Fatih Kütüphanesindeki gayriislami eserlerin sayısını 585 olarak belirlemiştir. Ayrıca 1685 senesinde saray kütüphanesinden 185 adet Grekçe kitap da satılmış görünmektedir.
Mordtmann O’nu;“dünya tarihinde bir dönüm noktası yaratmış, her iki âlemin kültürünü kendinde toplamış bir insan” olarak tanımlar. Doğu-Batı kültürünü sentezlemek isteyen bilge hükümdarın, bilginleri himaye etmesi, bilim ve felsefeye gereken değeri vermesi neticesinde entelektüel seviye hayli yükselmiştir. İslami ilimlere ek olarak değişik bilim dallarında yeni ve orijinal katkılar yapılmıştır. Özellikle matematik, astronomi, coğrafya ve tıp sahalarında klasik İslam bilgi birikimi son sınırlarına ulaşmıştır.  
Tarihin gördüğü en büyük devlet adamlarından olan Sultan Mehmet, hayatı boyunca Osmanlı Devleti’ni gerçek anlamda bir İmparatorluğa dönüştürmek gayesini gütmüş, bu ideal istikametinde fetihlere girişmiş ve köklü teşkilatlanma çalışmaları yapmıştır.  Halil İnalcık’a göre Fatih;“tarihteki imparatorluk kurucularının taşıdığı çok mühim iki özelliği nefsinde cem etmiştir: Cihan hakimiyetinin peşinde koşan kudretli bir lider ve geniş vizyon sahibi bir kültür adamı. Bu büyük padişahın tüm fiillerine, devletini her bakımdan dünyanın en üstün ve en güçlü imparatorluğu haline getirme ideali hâkim olmuştur.”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder