1 Haziran 2016 Çarşamba

Bir “Bilge Hükümdar” Portresi; Fatih Sultan Mehmet

563. sene-i devriyesini idrak ettiğimiz İstanbul’un Türkler tarafından fethi, tarihin akışını etkileyen önemli olaylardan biridir. Roma İmparatorluğu’nun başkenti, kültür ve medeniyet merkezi Konstantinopolis, yüzyıllar boyunca çeşitli orduların hücumuna maruz kalmışsa da; silah teknolojisinin yetersizliği ve aşılamayan surları sayesinde tüm saldırıları püskürtmeyi başarmıştır. Strateji, kararlılık ve teknolojik üstünlük neticesinde, 29 Mayıs 1453’te, henüz 21 yaşındayken, Konstantiniyye’yi fethederek “Fatih” unvanını alan Sultan Mehmet, birçoklarının sadece hayal edebildiği büyük bir ideali gerçekleştirmiş ve yeni bir çağın kapılarını aralamıştır.
İstanbul’un fethi; doğuda ve batıda derin akisler meydana getirmiştir. Kahire’de yapılan kutlamalar günlerce sürmüş, mehter bölüğü halka konserler vermiş, Halifenin emriyle şühedaya dualar edilmiştir. Memluk Sultanı, gönderdiği elçilerle “feth-i mübini” tebrik ederken, Fatih’in rakibi Uzun Hasan, bu önemli olayı görmezden gelmiştir.
Haber, Avrupa’da çayır yangını gibi yayılmış, derhal yeni bir haçlı seferinin planları yapılmaya başlanmıştır. 1454’te İstanbul’dan Napoli’ye giden Nicolo Sagundino;“İstanbul Fatihi’nin, İtalya’nın da efendisi olmayı arzuladığını, Roma İmparatorluğu’nun kızı olan Bizans’ın ardından, İmparatorluğun anası olan Roma’yı da alacağını, istihbarat ağı sayesinde İtalya’daki tüm olaylardan ve İtalyan devletleri arasındaki çekişmelerin ayrıntılarından haberdar olduğunu” dile getirmiştir.
Kuşatma sırasında Türklere karşı savaşan Kardinal Isıdoros, Papayı ikaz etmekten kendini alamamıştır:“Kutsal Peder! Turcus, Hıristiyanlığı tehdit etmektedir, kısa zamanda güç kullanarak ve silahla senin kentin Roma’yı da ele geçirecektir!”
Silvio Piccolomini, İstanbul’un düştüğünü öğrendiğinde korkuyla ürpermiştir:“Türklerin kılıcı başımızda dolaşıyor. Şimdiye dek evrenin sahibi İtalyanlardı. Şimdi ise Türklerin İmparatorluğu başlıyor.“
İstanbul’dan Girit’e giden Rumları dinleyen Dotti şu kanaate varmıştır:“İkinci bir İskender olan bu müthiş adamda sıra dışı bir iradeyle muazzam bir güç birleşmiş durumdadır.”
Langusto, fetihten az sonra Fatih’i şöyle tanımlamıştır:“İnce yüzlü, uzunca boylu, asil tavırlı, yüce gönüllü, hürmetten ziyade korku uyandıran, nadiren gülen, ihtiyatlı, şiddetli bir öğrenme ihtirasına sahip, gayelerinde inatçı, her konuda kendinden emin, iyi silah kullanan, Büyük İskender’in şöhretinden az olmayan bir şöhretin peşindedir. Ciriaco veya başka bir İtalyan’a her gün Roma tarihi okutur. Her şeyi öğrenmek isteyen zeki bir araştırıcıdır. Sefahate düşkünlüğü olmayıp nefsine hâkimdir. Azla yetinir, şehvet düşkünlüğü yoktur. Tüm zorluklara dayanıklıdır. Cihanda tek imparatorluk ve tek saltanat kurma fikrinde olup bu birliğin tesisi için İstanbul’dan daha uygun bir yer olmadığı kanaatindedir.”
Son yüzyılda iyice kısırlaşan İstanbul, fetihten sonra bilimsel ve dinsel eserlerle donatıldı. Değişik semtlerdeki sekiz kilise medreseye dönüştürülerek, Tusi, Hocazade ve Mevlana Abdülkerim gibi yetkin bilginler bu medreselere baş müderris tayin edildi. İstanbul’un ilk büyük camii olan Fatih Camiiyle birlikte, sekiz fakülteden oluşan Sahn-ı Seman Medreseleri inşa edildi. Tıp, hukuk ve ilahiyat fakülteleriyle dikkat çeken Sahn-ı Seman Medreseleri, dönemin büyük kültür merkezlerinden biri haline geldi.
Osmanlı medreselerinde, fıkıh, kelam, tefsir gibi ilimler klasik usullerle okutulmuşken, Fatih döneminden itibaren pozitif bilimlere de özel bir değer verildi. Felsefi ve bilimsel düşünce desteklendi. Irk ve din ayrımı yapılmaksızın tüm bilginler himaye edildi. İstanbul’u kültür ve hoşgörünün hâkim olduğu bir dünya başkentine dönüştürmek, eski dünyanın merkezi yapmak gayesini güden Sultan Mehmet, yakın memleketlerdeki bilim adamlarını cazip tekliflerle İstanbul’a davet etti. Tebriz’den transfer edilerek Ayasofya Medresesi baş müderrisi tayin edilen ünlü astronom ve matematikçi Ali Kuşçu, Ayasofya ve Sahn-ı Seman medreselerinin müfredatını düzenledi. Dersleri büyük bir ilgiyle takip edildi. Yetiştirdiği talebeler sayesinde Osmanlı ülkesinde önemli bir bilimsel ilerleme sağlandı.
Bir başka değerli bilim adamı Sinan Paşa; Matematik, astronomi, felsefe, kelam, fıkıh ve tefsir alanında birçok eser kaleme almış, Sahn müderrisi ve Hâce-i Sultaniolarak görev yaptıktan sonra Sadarete kadar yükselmişti. Bir hatasından dolayı Padişah tarafından tutuklattırıldığında, ulemanın sözbirliği edip, kitaplarını yakarak memleketi terk edeceklerini bildirmeleri üzerine affedilmişti. Bu, dönemin ilim adamlarının Sultana kafa tutacak kadar kişilikli ve O’nun nezdinde ne denli muteber olduklarını gösteren son derece ilginç bir hadisedir.
Hoca Zade, ilmi çalışmalarına engel olduğu için tüm resmi görevlerinden istifa edecek kadar bilimsel çalışmalara düşkündü. Makamından ziyade müderrisliği ile övünen Hoca Zade, İran ve Orta Asya’da ziyadesiyle meşhurdu. Hüseyin Baykara, Horasanlı bir âlimi, ondan ilim tahsil etmesi için göndermişti. Bir gün Fatih, kendisine hukuk talim eden Hoca zadeye dönerek “benimle münakaşa etmeye çekinmiyor musun?” diye sorunca,“senin tebaan olarak evet, ama hocan olarak hayır. Dışarıda benim Sultanım isen de şu anda çömezimsin” mukabelesinde bulunmuştu.
Açık fikirli bir düşünce yapısına sahip olan Padişah, müşkül mevzular vermek suretiyle âlimlere risaleler yazdırır, bunları tetkik eder, görüşlerine değer verdiği bilginlere, kendi huzurunda çeşitli konuları mevzubahis yaptırırdı. Molla Hüsrev’in hakemliğinde, Hoca zade ile Molla Zeyrek arasındaki mübahase 7 gün sürmüş ve galip ayrılan Hoca zade olmuştu.
Fatih, bilge kişilerin ve dervişlerin bariz bir saygısızlıkları olmadığı müddetçe onlarla şakalaşır, onların tuhaf davranışlarını toleransla karşılardı. Tebdili kıyafet gezdiği günlerden birinde kendisini tanıyan bir derviş;“Cenabı Hak yüz yirmi dört bin peygamber yarattı. Ol peygamberlerin her birinin aşkına bana bir akçe veresin” deyince, istenen miktarı vermenin zorluğu karşısında tebessüm eden Sultan; “Hoş, sen ol peygamberlerin her birinin adını bana bir bir söyle, ben de istediğin akçeleri sana vereyim” cevabını vermişti.
Samimi ve açık sözlü bir İlahiyatçı olan Gennadios ile sık sık sohbet eden Fatih, ondan Hıristiyanlığın akidelerine ilişkin bir kitap yazmasını istemiştir. Ayrıca Hıristiyanlık akidesine dair Müslüman âlimlerle Maksim Manuel arasında bir mübahase yaptırmış ve bu tartışmanın kaydedilmesini emretmiştir. Padişahın hoşgörüsünü, entelektüel merakını, Hıristiyan filozoflarla diyaloglarını anlayamayan dar görüşlü Papa Pius, Hıristiyanlığa meylettiği zannına kapılıp, 1461’de yazdığı bir mektupla Sultan’ı Hıristiyanlığa davet etmiştir.
Kritovoulos;“Sultanın en keskin zekâlı filozoflardan biriolduğunu, Plutarque’ın “meşhurların hayatları” isimli eserini tercüme ettirdiğini, özellikle de İskender ve Sezar’ın yaşam hikâyeleriyle ilgilendiğini” yazar. Matematik, felsefe ve coğrafya alanlarındaki danışmanı Amirutzes, Sultanın isteği üzerine Batlamyus’un “Almagest”ini tercüme etmiştir.  Batlamyus’un dünya haritasını da incelediği anlaşılan Padişahın kütüphanesinde, Batlamyus coğrafyasının Jakobus Anglos tarafından Latinceden yapılmış tercümesine rastlanmıştır. Bu yıllarda Topkapı Sarayı adeta bir Coğrafya Akademisine dönüşmüş gibidir. Haritalara gösterdiği özel ilgi, bazı İtalyan matbaacıların da dikkatini çekmiş, Berlinghieri özenle bastırdığı Batlamyus’un “Geopraphica”sını, Padişaha satabilmek için İstanbul’a gelmiştir.
Gentile Bellini, 1479-1480 yıllarını İstanbul’da geçirmiş ve Padişahın portresiyle birlikte başka resimler de yapmıştır. Ünlü Fatih tablosu günümüzde National Galery’de sergilenmektedir. Verona’lı ressam ve madalyoncu Matteo D’Patsi’nin de İstanbul’a geldiği bilinmekle beraber henüz bir eserine rastlanmamıştır.
Paul Faure’ye göre, Rönesans İstanbul’un fethiyle başlar. Padişah, İtalyan ve Rum danışmanlar aracılığıyla, Rönesans kültürünü ve Roma Tarihini derinlemesine incelemiştir.Berlinghieri ve Roberto Balturia gibi Latin yazarlar eserlerini Fatih’e takdim etmişlerdir. Stefano Emiliano Sultan’ın ölümüne bir mersiye yazmıştır. Fatih’e takdim edilen şiirlerin en meşhuru, Giovanni Fielfo’nun 4706 mısralık Latince şiiridir. İtalyan şairler şiirlerinde, Rönesans’ın büyük mesenlerinden olan Sultan Mehmet’i gönülden selamlamışlardır. İngiltere’de 1594-1749 arasında Fatihi konu alan 6 piyes kaleme alınmıştır. Dönemin ideal hükümdar tipi olarak değerlendirilen Fatih, Rusya’da da övülmüş ve yüceltilmiştir. Rus edebiyatçı Perevetov, IV. İvan’a sunduğu, “Sultan Mehmet’e Dair” isimli kitabında, Fatih’i Çar’a örnek bir filozof, mareşal ve devlet adamı olarak gösterir.
Kişisel kütüphanesiyle birlikte, Ayasofya ve Sahn-ı Seman medreselerinin kütüphanelerinde topladığı Türkçe, Arapça, Farsça, Yunanca ve Latince sekiz yüz civarında kitap, Topkapı Sarayı müzesinde muhafaza edilmektedir. Adolf Deismann, Fatih Kütüphanesindeki gayriislami eserlerin sayısını 585 olarak belirlemiştir. Ayrıca 1685 senesinde saray kütüphanesinden 185 adet Grekçe kitap da satılmış görünmektedir.
Mordtmann O’nu;“dünya tarihinde bir dönüm noktası yaratmış, her iki âlemin kültürünü kendinde toplamış bir insan” olarak tanımlar. Doğu-Batı kültürünü sentezlemek isteyen bilge hükümdarın, bilginleri himaye etmesi, bilim ve felsefeye gereken değeri vermesi neticesinde entelektüel seviye hayli yükselmiştir. İslami ilimlere ek olarak değişik bilim dallarında yeni ve orijinal katkılar yapılmıştır. Özellikle matematik, astronomi, coğrafya ve tıp sahalarında klasik İslam bilgi birikimi son sınırlarına ulaşmıştır.  
Tarihin gördüğü en büyük devlet adamlarından olan Sultan Mehmet, hayatı boyunca Osmanlı Devleti’ni gerçek anlamda bir İmparatorluğa dönüştürmek gayesini gütmüş, bu ideal istikametinde fetihlere girişmiş ve köklü teşkilatlanma çalışmaları yapmıştır.  Halil İnalcık’a göre Fatih;“tarihteki imparatorluk kurucularının taşıdığı çok mühim iki özelliği nefsinde cem etmiştir: Cihan hakimiyetinin peşinde koşan kudretli bir lider ve geniş vizyon sahibi bir kültür adamı. Bu büyük padişahın tüm fiillerine, devletini her bakımdan dünyanın en üstün ve en güçlü imparatorluğu haline getirme ideali hâkim olmuştur.”

6 Mayıs 2016 Cuma

İstanbul'un Tarihi Değişiyor !

Tarih biliminin çalışma alanı, M.Ö. 600.000'lerden günümüze kadar tüm yeryüzünde  olup biten olayları araştırdığı için, son derece geniştir. Diğer taraftan tarihe kaynaklık edecek verilerin çeşitliliği; filoloji, coğrafya, paleografi, epigrafi, antropoloji ve arkeoloji gibi bazı bilim dallarından yararlanmayı zorunlu hale getirmiştir.
“Geçmişin incelenmesi” anlamındaki iki Yunanca sözcükten türetilen arkeoloji; özellikle yazının icadından önce (M.Ö.600.000-M.Ö.3500) yaşamış insanlarla ilgili bilgi edinebilmemizi sağlar. Arkeologlar, insanın geçmişini geride bıraktığı maddi kültür belgelerine dayanarak inceler. Arkeolojik kazılar sonucu ortaya çıkarılan buluntuları incelerken o topluluğun ekonomisini, inançlarını ve insan ilişkilerini de araştırırlar.
Yazının kullanıldığı dönemler için de, arkeolojik bulgular çok değerli olabilir. Çünkü yazılı kaynaklar her zaman korunamamış, doğada kaybolmuş olabilirler. Ayrıca yazının icadından sonraki dönem, uzun insanlık tarihi içerisinde sadece 6000 yıl gibi çok kısa bir dönemi kapsamaktadır. Ancak insanlığın yüz binlerce yıllık bir geçmişi vardır. İşte bu karanlık ve uzun zaman diliminin aydınlatılabilmesi için kapsamlı arkeolojik kazıların yapılması, buluntuların teknolojik yöntemlerle incelenmesi, tarihlendirmelerin doğru olarak tespit edilmesi gibi çalışmalar gerekmektedir.
Bazen bir pişmiş toprak, bir mezar, bazen bir mezar hediyesi, mimari bir kalıntı o tabakanın hangi döneme ait olduğunun belirlenmesini sağlar. Böylece o bölgede hangi kültürlerin yaşadığı tespit edilir. Daha önce karşılaşılmayan bir şey bulunduysa bu yeni bir bilgi olarak literatüre eklenir. Toprak altında binlerce yıldır kalan bir verinin ortaya çıkarılmasıyla daha önce olmayan, bilinmeyen bir bilgi gün yüzüne çıkmış olur. Ulaşılan bu yeni bilgi, bilimsel yöntemlerle araştırılması ve ispatlanması halinde, literatüre dâhil edilir ve bu da var olan bilginin değişmesi anlamına gelir.
Örneğin 1977 yılına kadar Osmanlı Devletinde ilk parayı Osman Bey’in oğlu Orhan Gazi’nin bastırdığı kabul edilmekte ve ders kitaplarında bu bilgi yer almaktaydı. Ancak 1980 yılında nümizmat İbrahim Artuk, “Osmanlı Beyliği’nin Kurucusu Osman Gazi’ye Ait Sikke” adlı makalesiyle yeni bir parayı bilim dünyasına tanıttı. Sikkenin üzerinde; “Duribe Osmân bin Ertuğrul”  (Ertuğrul oğlu Osman tarafından bastırıldı)  yazıyordu. Bu yeni bulgunun doğruluğunun kabul edilmesiyle birlikte eski bilgiler değişime uğradı ve Milli Eğitim Bakanlığının ders kitaplarında, Osmanlı Devletinin tarihinde ilk parayı Osman Bey’in bastırdığı yazılmaya başlandı.
"Tarihi bilgilerin değişebilirliğine” bir başka örnek de Kanuni Sultan Süleyman ile ilgilidir: Ders Kitaplarında daha önce, Kanuninin 1495’te doğduğu yazarken, Prof. Dr. Feridun Emecen’in yakın zamanda yaptığı çalışmalar sonucunda, Kanuni’nin 1495’te değil 1494’ün mayıs ayında dünyaya geldiği anlaşıldı.
İstanbul'daki Marmaray Projesi kapsamında yapılan kazılarda elde edilen arkeolojik bulgular, tarihi bilgilerimizin değişebileceğine dair güncel ve çarpıcı bir örnekle daha karşılaştırdı bizleri. Zira Yenikapı Arkeolojik kazılarında elde edilen bulgular İstanbul’un bilinen tarihini temelinden değiştirmekteydi. Fakat değişen bilgilerimizin neler olduğunu daha iyi anlayabilmek için öncelikle İstanbul’un tarihine kısaca bir göz atalım:
İstanbul’un çevresindeki en eski yerleşim yeri Küçükçekmece Gölü’nün kuzeyinde bulunan Yarımburgaz Mağarası’dır. İnsanlığın avcılık ve toplayıcılık dönemlerine ilişkin izler taşıyan bu mağarada yapılan kazılar sonucunda, Paleolitik Çağa ait buluntulara rastlanmış ve bu bulgulardan hareketle arkeologlar bu mağarada yaşamın tahminen M.Ö. 300.000 civarında başladığını belirlemişlerdir. Ayrıca Türkiye’nin bilinen en eski yerleşim yerinin de Yarım Burgaz Mağarası olduğu kabul edilmektedir. İstanbul’un Anadolu yakasındaki Kadıköy Fikirtepe civarında ve Pendik bölgesinde ise Neolitik Döneme ait (M.Ö.6000) köy yerleşimleri olduğuna dair bulgular mevcuttur. Haliç kıyılarında ise ilk yerleşimin milattan önce 3000’li yıllara kadar gittiği saptanmıştır. Romalı yazar Plinius’un, Alibeyköy ve Kâğıthane civarında çok önceden kurulmuş Lycos adında bir köyün olduğunu söylemesi bu bilgileri teyit eder niteliktedir. Ancak Tarihi Yarımada dediğimiz Sarayburnu ve Suriçi’nde bu kadar eski zamanlarda yaşam olduğuna dair hiçbir kanıt yoktur. Aslında bu durum son derece tuhaftır. Çünkü Küçükçekmece’de, Fikirtepe’de ve Haliç kıyılarında Tarih Öncesi Dönemde yaşam olup da; her açıdan yaşamaya çok daha elverişli olan Tarihi Yarımada’da yerleşimin başlamamış olması mantıklı görünmüyor. Fakat tarihçilerin ve arkeologların elinde hiç bir kant olmadığı için, yakın zamanlara kadar yarımadada ilk yerleşimin MÖ. VII. yüzyılda başladığı kabul edilmiştir. Bu bağlamda İstanbul şehrinin kuruluşuyla ilgili en çok kabul gören düşünce; kentin M.Ö. 659’da Atina yakınlarından gelen Megaralılar tarafından, bugünkü Sarayburnu’ndaTopkapı Sarayı ile Ayasofya’nın bulunduğu yerde kurulduğudur. Megaralıların komutanının adı Byzas olduğu içinde de kente kurucusuna izafeten Byzantion adı verilmiştir. Başlangıçta küçük bir şehir olmasına karşın, coğrafi konumu ve stratejik önemi ile çevredeki büyük devletlerin hedefi haline gelen kent, birçok kez işgale uğramıştır. Önemli bir ticaret şehri haline gelerek bir hayli gelişen Byzantion M.Ö. 340’da Makedonyalılar tarafından kuşatıldıysa da direnmeyi başarmıştır. M.S. 73’te ise Roma İmparatorluğu’nun hâkimiyetine girmiştir.
İstanbul’un Değişen Tarihi: Yenikapı Arkeolojik Kazıları
İstanbul’un ulaşım sorununu çözmek amacıyla tasarlanan Marmaray ve Metro Projelerinin istasyonlarının inşası aşamasında açığa çıkan arkeolojik bulgular üzerine, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın izniyle, İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü başkanlığında, 2004 yılında Yenikapı’da arkeolojik kazılara başlanmıştı. Marmaray ve Metro İstasyonlarının kazılması aşamasında, İstanbul’un geçmiş dönemlerine ait çok sayıda arkeolojik buluntu gün yüzüne çıkarıldı. 2004 yılında başlayan arkeolojik kazı çalışmalarında deniz seviyesinin +3 metre üstünden -10 metreye inildi. Sırasıyla, Cumhuriyet, Osmanlı ve Bizans Dönemi’ne ait önemli bulgulara ulaşıldı. 2004 yılından itibaren Marmaray-Metro İnşaatı çalışmaları kapsamında, Yenikapı Bölgesinde yürütülen arkeolojik kazılar sonucunda elde edilen bulgu ve verilerin ortaya koyduğu sonuçları şöyle sıralayabiliriz:

+3 ile –1 metreler arasındaki kültür dolgusu içinde Cumhuriyet ve Osmanlı dönemine ait mimari kalıntılar ve taşınabilir küçük buluntulara rastlanmış, on dokuzuncu yüzyıla ait atölye ve işliklere ulaşıldı. Bölgenin on altıncı ve on yedinci yüzyıllarda bahçe olarak kullanıldığı anlaşıldı. Bir alt katmanda ise on üçüncü yüzyıllara tarihlenen bir Bizans kilisesi gün yüzüne çıkarıldı.
–1 ile –6,5 metre arasında, Yenikapı’da erken Bizans döneminin ve kuvvetle muhtemel antik dünyanın en büyük limanı olan Theodosius Limanı gün ışığına çıkarıldı. Dördüncü yüzyılda Bizans İmparatoru Theodosius Döneminde inşa edilen yedinci yüzyıla kadar aktif olarak kullanıldığı bilinen limanın, Lycos yani Bayrampaşa Deresinin taşıdığı kumlarla dolmaya başladığı tespit edildi. On birinci ve on ikinci yüzyıllarda küçülen limanın 13.yüzyıldan itibaren tamamen dolduğu ve yok olduğu anlaşıldı. Bizans dönemine ait haritalarda ve gravürlerde bu limandan bahsedilmekle beraber tam konumu ve kesin sınırları bilinmiyorken, kazılar neticesinde Theodosius Limanının varlığı kesin şekilde ispatlanmış, sınırları ve konumu da kesin olarak tespit edilmiştir. Ayrıca onlarca ahşap iskele kazıkları bulunmuştur.
Theodosius Limanı’nın tabanındaki kazılar esnasında, dördüncü yüzyıl ile on birinci yüzyıllara tarihlenen otuz altı adet gemi ve tekne kalıntısına rastlandı. Bu şimdiye kadar bulunanlar içinde dünyanın en geniş repertuarına sahip antik tekne koleksiyonuyduDünyanın hiçbir yerinde bulunmayan tekne türlerine burada tesadüf edildi. Gemilere ait ahşap kalıntılarının çatlayıp dökülmesini engellemek için bulunan gemi kalıntıları belgelendirilerek, parça parça kaldırılıp su havuzlarına alındı. Literatüre gemi inşa teknolojisi ve gemi arkeolojisi alanında yepyeni bilgiler kazandırıldı.
Liman alanında elde edilen gemilerden dört tanesinin yüküyle yani kargosuyla birlikte, aniden, muhtemelen mayıs veya haziran aylarında, fırtına sonucunda battığı anlaşılmaktadır. Çünkü amforaların içinde çürümüş kiraz ve vişne çekirdeklerine rastlanmıştır. Bu dört batıktan birinin içinden de on altı adet amfora yani bir nevi varil bulunuştur. Bu amforaların içindeki malzemeler de Bizans Dönemi’ne ait değerli kültürel, ekonomik ve ticari bilgiler sağlamıştır.
Liman alanı içinde dönemin inanç sistemine, ölü gömme adetlerine, kıyafet kültürüne dair birçok malzeme bulunmuştur. Alan içinde otuz beş bin envanterli eser ve binlerce etüt edilebilecek kırık parçalar toplanmıştır. Envarterlik eserlerin müzede sergilenmesi söz konusu olabilecek iken etütlük eserler de İstanbul tarihini araştıracak olanlara veri sağlayacaktır.
Liman tabanının altındaki denizin içindeki taş ve kayalık tabakanın sondajı ise, çok daha farklı bir malzeme türünü gün ışığına çıkarmıştır. O güne değin bilinen Bizans ya da Roma dönemine ait malzemeden farklı profillerde olarak, daha kaba, elle yapılmış, miktar olarak daha az bir malzeme türüyle karşılaşılmıştır. Bu malzeme, tarih öncesinde de yerleşim olduğu yönünde bir kanaat oluşturmuştur. Devam eden kazılar sonucunda neolitik döneme ait, yani insanlığın ilk kez tarım ve hayvancılık yapmaya başladığı döneme ait bir köy bulunmuştur. Bu tabakada; günümüzdeki cam ve porselenin ilk süreci sayılabilecek pişmiş toprak parçaları, çanak çömlek kalıntıları, günlük kullanım eşyaları, ahşap alet parçaları ve mimari izler takip edilmiştir. Elde edilen malzemenin tarihlendirilmesi sonucunda Yenikapı’daki bulguların Fikirtepe ve Pendik yerleşimleriyle çağdaş olduğu, yani takriben MÖ. 6000 civarında olduğu görülmüştür. Özellikle Fikirtepe’deki malzemeyle Yenikapı’daki malzemelerin, form açısından, malzeme açısından, üzerindeki süslemeler açısından neredeyse birebir aynı olduğu görülerek şu sonuca ulaşılmıştır: Anadolu yakasında Fikirtepe’de bir köy yerleşiminin olduğu aynı yıllarda Yenikapı’da da bir yerleşim alanı vardı. İşte Yenikapı Kazılarının bilimsel olarak en önemli sonucu budur: 
Yenikapı Neolitik Yerleşmesi tarihi yarımadanın yerleşim tarihini günümüzden yaklaşık 8500 yıl geriye taşımıştır. Yani İstanbul’un günümüzden 2700 yıl önce kurulan bir Megara kolonisi değil, 8500 yıl önce yaşamın tüm canlılığıyla devam ettiği bir neolitik yaşam merkezi olduğu anlaşılmıştır. 


Jeologlar, takriben 7000 yıl önce boğazların her ikisinin de henüz oluşmadığı zamanlarda, Marmara Denizi’nin bir göl olduğunu, birer nehir olan boğazların bu göle aktıklarını, küresel deniz seviyesinin yükselmesiyle birlikte de Akdeniz’in suyunun Marmara’ya karışması sonucunda Marmara Denizi’nin taşmasıyla buradaki köyün su altında kaldığını tahmin etmektedirler. Ancak bunun bir su baskını şeklinde değil de yavaş yavaş olduğu için insanlar daha geri bölgelere taşınmışlardır. Bir ihtimal Vatan Caddesine doğru bir taşınma olmuştur. Yani Vatan Caddesi civarında yapılacak titiz bir kazı bizi İstanbul’un Demir Çağına ait bir yerleşim yeriyle karşılaştırabilir. Bizler henüz İstanbul’un Demir çağına ait bilgilere ulaşabilmiş değiliz. Yani M.Ö. 6000 ile M.Ö. 649 yılları arasında uzun bir boşluk dönemi vardır. Yenikapı Neolitik Yerleşmesi tarihi yarımadanın yerleşim tarihini günümüzden yaklaşık 8500 yıl geriye taşımıştır. Elde edilen bulgular bölgenin Neolitikleşme sürecini gözler önüne sermektedir. 
Bundan 8000 yıl önce Marmara Denizi’nin günümüzdeki kıyılara sahip olmadığı da anlaşılmıştır. Tahminen kıyının 200 metre daha içeride, yani şu an kazı yapılan alanda olduğu belirlenmiştir. Çünkü kazı alanının alt katmanlarında yoğun olarak deniz kumuna ve deniz kabuklarına rastlanmıştır. Yani sadece arkeolojik değil jeolojik açıdan da bu kazı yeni bilgilere ulaşmamızı sağlamıştır.
Tüm bunlarla beraber kazı alanında iki değişik türde mezar şekline rastlanmıştır. Biri “hocker” yani cenin pozisyonu tabir edilen gömü şeklidir. Diğer mezar tipi de kişinin ölümünün ardından cesedinin yakılarak (kremasyon) çömlek içine konması ile oluşan gömü şeklidir. Hocker pozisyondakilerin ikisinin büyük ikisinin de küçük bireye ait olduğu anlaşılmıştır. Çok yakın bir alan içerisinde iki tip mezarın bulunmasıyla, birbirine yakın alanlar içinde iki ayrı gömü geleneğine rastlanmış oldu. Bu yeni bilgi, dinler tarihi uzmanlarının değerlendirmesi gereken bir durum olabilir. Bunlar acaba aynı kültürün insanlarının farklı gelenekleri mi; yoksa farklı kültürlerin gelenekleri mi? Ya burada bir arada yaşayan iki ayrı grup var, herkes kendi gömme geleneğini devam ettiriyor ya da aynı kültür içinde iki ayrı gelenek oluşmuş, onlar devam ediyor. Bu bilgilerin netleşebilmesi için iskeletlerin C14 ve DNA testlerinin yapılması ve birtakım analiz sonuçlarının alınması gerekmektedir. Böylece dönemin dini inançları, ölü gömme adetleri, mezarlarda günlük kullanım eşyaları, kaplar, ahşap aletler, oklar ve mızraklar elde edilmiştir.

Ayrıca mezarlarda günlük kullanım eşyalarına rastlanmıştır. Kaplar, ahşap aletler, oklar ve mızraklar elde edilmiştir. Bu aletler tarihlendirme aşamasında oldukça işe yaramaktadır. Buradaki mezarların neolitik döneme ait olduğu kesindir. Çünkü o dönemin ölü gömme karakteristiğini ve çok iyi bir şekilde yansıtıyor. Yenikapı Arkeolojik Kazılarında görevli uzmanlardan biri olan arkeolog Mehmet Ali Polat, kendisiyle yaptığımız söyleşide; bulunan malzemenin tarihlendirilmesi meselesini yalın bir örnekle açıklamaktadır: “Arkeologların en iyi yaptığı şeylerden bir tanesi tarihlendirmedir. Bir eserin hangi döneme ait olduğunu, aldıkları eğitime binaen zaten bilirler. Bu, şuna benzer; iyi bir telefon tamircisi gördüğü telefonun özelliklerine bakarak aşağı yukarı onun hangi yıllara ait olduğunu söyleyebilir. Her dönem farklı bir nitelik taşıdığı için siz dönemleri iyi bilirseniz karşılaştığınız buluntunun hangi döneme ait olduğunu rahatlıkla anlarsınız. ” 
2011 yılında deniz tabanının 8,2 metre altında ayak izlerine rastlanması ise bu kazıların belki de en çok heyecan uyandıran aşaması olmuştur. C14 testiyle yapılan tarihlendirme çalışmaları sonucunda Neolitik Çağ’a ait, 8000 yıllık olduğu tespit edilen toplam iki bin seksen adet ayak izi bulunmuştur. Ayak izlerinin 35 ile 42 numara aralığında olduğu ve bu ilk İstanbulluların ayaklarında sandalet ya da deriden mamul parçaların sarılı olduğu anlaşılmıştır. Bazı çıplak ayak izlerine de rastlanmıştır. Her ayak izi tek tek ölçülerek fotoğraflanıp, çizimleri yapıldıktan sonra, bu izlerin taşınabilmesi için yaz mevsimi beklendi. Çünkü izlerin bozulmaması için en düşük gece sıcaklığının 10 derecenin altına inmemesi gerekiyordu. Titiz bir konservasyon ( bir bulguyu bozulmadan kaldırabilmek için sertleştirme, dondurma, kalıplama işlemi) çalışması sonucunda izler İstanbul Arkeoloji Müzesi’ne taşındı. Daha önce Fransa ve İngiltere’de M.Ö. 4000 yıllarına ait izler bulunmuştu. Yani şu an Türkiye’deki M.Ö. 6000 yıllarına tarihlenen bu ayak izleri şimdiye dek rastlanan en eski tarihli izler durumundadır. 8000 yıl önce insanların çamur üzerindeki ayak izleri zamanla kuruyarak kalıplaşmış, dere yatağının taşması sonucu da ayak izlerinin üstü deniz kumuyla dolmuştur. Ayak izlerinin günümüze ulaşmasının temel sebebi ise farklı içerikteki dere kumunun izlerin içine dolmasıdır. Dere kumu taşlı çakıllı, diğer kum ise killi olduğu için bunlar birbirine yapışmamışlar bu sayede izler kendini muhafaza etmişlerdir. Ulaşılan bu izler İstanbul’da, Yarımada ve Sur İçi’nde, yaşamın 2700 yıl önce değil en az 8500 yıl önce başladığını ispatlıyor. Yenikapı’daki kazılarda çalışan arkeologlar ilk İstanbullulara ait olduğu düşünülen izler için  “törensel bir toplanmayı andırıyor” yorumunu yapmaktadır. 
Bu ayak izleriyle ilgili olarak İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürü ve Kazı Başkanı Zeynep Kızıltan kendisiyle ile yaptığımız röportajda bizimle şu bilgileri paylaşmıştır: “Bu ayak izlerinin oluştuğu yer, bataklığın kenarında bir gölün kıyısında küçük bir yerleşim alanı. Dolayısıyla o killi zemin üzerinde bir sokak veya cadde düşünün, bir yürüme yolu var. Sanıyorum yanında akan bir dere var. Çünkü biz bu derenin izlerini de tespit ettik. Bu dere zamanla yükselip yolu kapatıyor. Hızlı bir şekilde bu ayak izlerinin üstü kumla doluyor. Bunun üstüne yüksek bir balçık geliyor. Zemindeki su kurumadığı takdirde, önündeki yapı değişmediği için bu izler binlerce yıl orda saklı olarak korunarak günümüze kadar gelmiştir. Yani zemin suyu kaybolsaydı, izler de kuruyup dağılacaktı. Ama zemin suyu hiç kaybolmamış, hep o standart ıslaklığı, balçığını korumuş; koruduğu için de izler içinde kalmış, izlerin üstünde kum tabakasıyla kapanmış. Biz açtığımızda süpürdükçe, kumlar gittikçe altından izler çıktı. Açık konuşmak gerekirse bunlar ilk çıktığında çok heyecanlanmıştık. Bunlar Neolitik döneme ait dünyada çok nadir bulgulardır. Daha önce benzerleri Fransa’da ve İngiltere’de bazı mağara kazılarında tespit edilmişti. Ancak bizim tespit ettiğimiz ayak izleri takriben 2000 yıl daha eskiye tarihleniyor. Yenikapı’da bunların bulunmasında çalışmak çok etkileyici bir şey. Çünkü siz onu somutlaştırıyorsunuz,o insanların bir nevi imzasını buluyorsunuz.”
Buradaki arkeolojik kazılarda ele geçen verilerin bilgiye dönüştürülmesiyle birlikte, uzman tarihçiler bu bilgileri tarihi sürecin içine yerleştireceklerdir. İşte o zaman burada ne olup bittiği çok daha iyi anlaşılacak ve bu bilgiler artık literatüre kazandırılmış olacaktır. Böylece İstanbul tarihi yeniden yazılacaktır.



11 Nisan 2016 Pazartesi

Osmanlılarda "Kardeş Katli" Meselesi

İslamiyet’ten önce Orta Asya’da kurdukları devletlerde “karizmatik hükümranlık anlayışını” benimsemiş olan Türkler; Kağan’ın milleti yönetme yetkisini Gök Tanrı’dan aldığına, ancak Tanrının kendisine “kut” vermesi halinde tahta oturabileceğine inanıyorlardı. Nitekim Bilge Kağan Göktürk Kitabelerinde, “Tanrı irade ettiği ve Kut’u olduğu için Kağan olabildiğini” vurgular. Yusuf Has Hacib de ünlü siyasetname Kutadgu Bilig’de; “Kısmet Kut’tan doğar. Hükümdarlığa giden yol ondan geçer. Her şey Kut’un elinin altındadır. Bey! Bu makama sen kendi gücün ve isteğin ile gelmedin, onu sana Tanrı verdi. Hükümdarlar iktidarları Tanrı’dan alırlar” demektedir.
İslami dönemde de geçerliliğini sürdüren Kut Anlayışı sayesinde, halkın hanedana ve hükümdara sadakati pekiştirilmiş ve mutlak itaati sağlanmıştır. Halk, Kağan olan kişinin Tanrı’nın izni ve kutuyla, özel olarak seçilerek iktidara geldiğini düşündüğünden ona itaati kesin bir zorunluluk olarak değerlendirmiştir.
Türk Devlet geleneğinde, İslam öncesinde olduğu gibi İslami dönemde de, Hükümdarın vefatının ardından tahta hangi şehzadenin geçeceği konusunda kesin bir kural olmayıp, kut yetkisinin kan yoluyla babadan oğula geçtiğine, bu sebeple de tüm şehzadelerin tahta çıkma haklarının olduğuna inanılırdı. Böylece Hükümranlık hakkı yalnız bir şehzadeye tahsis edilmeyerek ailenin en liyakatlisinin hükümdar olmasına imkân tanınmış olurdu. Sonuçta adaylardan hangisi kamuoyunu ikna ederse tahta o otururdu. Şehzadeler arası iktidar mücadelesi bir anlamda mubah görülüyordu. Bu anlayışın doğal bir sonucu olarak da ölen her hükümdardan sonra tekrarlanan iç savaşlar nedeniyle devlet zafiyet yaşar ve çoğunlukla da kısa süre içinde parçalanırdı.
Veraset anlayışı; İslami dönemdeki Karahanlılar, Büyük Selçuklular ve nihayet Türkiye Selçuklularında da Kut inancına göre şekillenmiştir. “Ülke toprakları, hanedan üyelerinin ortak malı” kabul edildiğinden, feodal esaslara göre hanedan üyeleri arasında bölüşülmüştür. Türkiye Selçuklularının büyük hükümdarı II. Kılıçaslan, uzun ve başarılı saltanatının sonunda, Türk devlet töresine uyarak, devleti on bir oğlu arasında üleştirmiş, kendisi de Konya’da Sultan sıfatıyla hüküm sürmeye devam etmişti. Böylece Türkiye Selçukluları on bir devlete ayrılmış, ancak daha onun sağlığındayken, şehzadeler arasındaki hâkimiyet mücadelesi yeniden alevlenmişti.
Osmanlı Devletinin ilk üç yüzyılında da padişahın vefatından sonra, hangi şehzadenin tahta oturacağını belirleyen bir kural konmamış, hükümdarı belirleme yetkisinin Padişaha değil, Tanrıya ait olduğu düşünülmüştür. Bu noktada, ileri gelen devlet adamlarının tercihleri belirleyici olmuştur. Ancak vüzera ve ümeranın onayını alarak tahta çıkan Şehzade bu kez de taht üzerinde hak iddia eden diğer şehzadelerle savaşmak zorunda kalmıştır.
Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Gazi’nin vefatından sonra Orhan Bey ile kardeşi Alaeddin Paşa meseleyi uzlaşarak çözmüşler ve sonuçta Orhan Gazi tahta oturmuştu. Ancak I. Murat, kardeşleri İbrahim ve Halil’i ortadan kaldırıp, Bizans İmparatoru Andronikos ile işbirliği yaparak isyan eden oğlu Savcı ile de mücadele etmek zorunda kalmıştı.
Yıldırım Bayezid döneminden itibaren Osmanlı Devletindeki hâkimiyet anlayışında belirgin bir değişim yaşanmış; “ülke topraklarının hanedanın ortak malı olduğu” düşüncesi yerine “hâkimiyetin bölünmezliği” ilkesi benimsenmeye başlamıştır. Yıldırım Bayezid’in, devlet adamlarının onayıyla tahta geçmesinin müteakip kardeşi Yakup Çelebiyi ortadan kaldırması bu yeni anlayışın bir sonucu gibi görünmektedir.
Yıldırım Döneminin sonundaki Ankara Savaşı’nın ardından yaşanan ağır bunalım ve iç savaşlar devleti yıkılışın eşiğine kadar getirmiştir. 11 sene süren Fetret Döneminde, Bayezid’in dört oğlu arasındaki mücadelede dramatik olaylar yaşanmış ve halk bu durumdan oldukça zarar görmüştür. Fetret döneminin etkileri sonraki iki padişah zamanında da hissedilmiştir. Çelebi Mehmet ve II. Murat devrinde ülkeyi kasıp kavuran kardeşler arası taht mücadeleleri, halkı canından bezdirmiş ve kamuoyunda bu probleme bir çözüm üretilmesi konusunda güçlü bir beklenti oluşmuştur.
Şehzadeler arasındaki mücadelelerde devlet adamlarının desteğini alan şehzade tahta otursa da, diğer kardeşler bir tehdit unsuru olmaya devam ediyordu. Padişahın icraatlarından hoşnut olmayan gayrimemnun halk kitleleri ve muhalif devlet adamları, potansiyel hükümdar adayı olan diğer şehzadenin etrafında kümelenerek, şahsi amaçları doğrultusunda taht için kışkırtıyorlardı. Muhalif grupların tahrikleri yeni taht kavgalarının, yeni iç savaşların fitilini ateşliyordu. Ayrıca rakip devletler de bu iç çatışmaları derinleştirmek için muhaliflere destek veriyor, hatta mağlubiyeti halinde şehzadenin sığınma talebini kabul ediyor ve uygun bir vakitte yeniden serbest bırakıyorlardı. Nitekim Bizans İmparatorluğu’nun Fetret Devri sonrasında izlediği Osmanlı Politikası bu doğrultuda şekillenmişti. Böylece bitip tükenmek bilmeyen kanlı iç savaşlar yeniden kızışıyor, aynı senaryo tekrar tekrar sahneleniyordu. Bu anarşik ortamda halk perişan oluyor, askerler kırılıyor, ülke yangın yerine dönüyor, memleketin kaynakları yok yere heba oluyordu. Ve tabii tüm bu meş'um olaylar yaşanırken, rakip devletler bu mücadeleleri büyük bir memnuniyetle izliyorlardı.
Hem önceki Türk Devletlerinde yaşananlar hem de Osmanlıların kuruluş devrindeki acı tecrübeler nedeniyle bu sorunu kesin şekilde çözmeyi planlayan Fatih Sultan Mehmet hazırlattığı Kanunnameye; “Evlâdımdan her kimesneye saltanat müyesser ola, karındaşların nizâm-ı âlem içün katletmek münâsibdir, ekser-i ulemâ dahi tecviz etmiştir” maddesini koydurmuştur. Böylece aslında eskiden beri zaten uygulanagelen kardeş katli yasal hale getirilmiş, fiili durum meşrulaştırılmıştır. Bizanslı tarihçi Dukas, “Osmanlılarda kardeş katlinin bir adet olduğunu” , Âşık Paşazade de, “kardeşe kıymanın, anayı atayı gussalı komanın kadim bir töre” olduğunu belirterek bu fiili duruma dikkat çekmişlerdir.
Fatih Kanunnamesindeki bu maddeyle beraber, “ülke topraklarının hanedan üyelerinin ortak malı” olduğu şeklindeki eski veraset anlayışı değişmiş ve Yıldırım Bayezid’in ilk denemesini yaptığı “hâkimiyetin bölünmezliği” prensibi kesin şekilde yerleşmiştir.
Ancak tüm bunlara rağmen Padişahın ölümünden sonra tahta hangi şehzadenin geçeceği konusu yine belirsizliğini korumuştur. Tüm şehzadelerin saltanat için eşit şansa sahip oldukları yine kabul edilmiş, ileri gelen devlet adamlarının desteğiyle tahta çıkan şehzadenin de; “kamu düzeni”  için kardeşlerini ortadan kaldırması “münasip” görülmüştür.  Kamuoyu ise yakın geçmişte yaşanan iç savaşlar ve anarşik olaylar nedeniyle kardeş katli uygulamasını kabullenmiş bu konuda herhangi bir tepki göstermemiştir.
Kanunnamenin kardeş katlini düzenleyen maddesinde geçen, kardeşlerin katlinin şart değil de “münasib” olduğu ibaresinden hareketle, kardeş katlinin bir zorunluluk değil, ancak mecburiyet halinde başvurulabilecek bir önlem olduğu sonucun da ulaşılabilmektedir.
Ayrıca “ekser-i ulemâ dahi tecviz etmiştir” ibaresiyle kanun maddesinin ulemanın çoğunluğu tarafından onaylandığı söylenerek, padişahın eli güçlendirilmek istenmiştir. Ancak tersten bir okuma yapıldığında tasarıyı onaylamayan din bilginlerinin varlığı ve bu maddeye itiraz ettikleri de anlaşılmaktadır.
Acaba ulema hangi gerekçelerle bu uygulamaya cevaz vermiştir? Kardeş katli uygulamasının şer’i bir dayanağı var mıdır? Yani bu problemin çözümünde İslam Hukuku ne derece göz önünde bulundurulmuştur? Daha açık bir ifadeyle Padişahların tahta çıktıklarında kardeşlerini katlettirmeleri İslamiyete ne derece uygundur?
Dönemin ulemasına göre; kardeş katli meselesinin birinci şer'î dayanağı, “devlete isyan” suçudur. Bu fiil İslâm ceza hukukunda, “bağy” adı altında düzenlenmiş, suçun unsurları gerçekleştiği takdirde, isyancılar idam ile cezalandırılmıştır. Bağy suçunun unsurları; meşru otoriteye karşı ayaklanmak, kuvvet kullanarak iktidarı ele geçirmek ve açık bir isyan kastı içinde bulunmaktır.
Bağy suçunun cezası, unsurlarının tahakkukuna göre değişir: Sultandan farklı düşündüğü halde bir isyan grubu teşkil etmeyen ve bir yerde toplanarak baş kaldırmayanlara dokunulmaz. Bu muhalifler aleyhte propaganda yaparlarsa ikaz edilirler, ileri giderlerse ta’zir cezaları ile cezalandırılırlar. Devlete isyan ettikleri an, savaşla yola getirilir ve idam cezasına çarptırılırlar. Ancak Müslüman oldukları için, çoluk-çocukları esir edilmez ve malları ganimet sayılmaz. Bunlara verilen ölüm cezası bir had cezasıdır ve hikmeti de “nizam-ı âlemi” yani “kamu düzenini” korumaktır.
Osmanlı hukukçuları, padişahın meşru emirlerine yapılan her çeşit itaatsizliği, kamu düzenini bozacak her türlü isyanı, memleketteki anarşi hareketlerini, “bağy” suçu kabul etmişler, buna sebep olanları “bâği” olarak nitelendirmişler ve fetvalarında bu suçun cezasının idam olduğuna hükmetmişlerdir.
Elmalılı Hamdi Yazır, “Ve la teziru vaziratün vizra uhra” ayetini; “Hiçbir nefis başkasının günahını çekmez. Herkes kendi yaptığı günahın cezasını kendi çeker” şeklinde izah etmiştir. Bu ayetin işaret ettiği adalet-i mahza yani “tam adalet” anlayışına göre; bireyin hakkı, kendi rızası olmadan toplumun selameti için feda edilemez. Ancak her şeye rağmen, “fitne katilden daha şiddetli ve zararlıdır” ayetine dayanarak adalet-i izafiyenin yani göreceli adaletin tercih edilebileceği de söylenmiştir.
Peki, göreceli adalet anlayışı hangi gerekçelerle tercih edilmiştir? Bu gerekçeleri dönemin uleması aşağıdaki sözlerle izah etmişlerdir:
§   “Zarar-ı âmmı def için zarar-ı has ihtiyar olunur”: Genel bir zararı bertaraf etmek için özel bir zarar tercih dilebilir.
§   “Def-i mefasid celbi menafiden evladır”: Kötülüklerin savuşturulması iyiliklerin kazanılmasından önce gelir.
§   “Zarar-ı eşedd zarar-ı ehaff ile izale olunur”: Büyük bir zararı telafi için, küçük zarar göze alınabilir.
§   “Ehven’üş şerreyn ihtiyar olunur”: İki kötü durumdan hangisi daha az zararlı ise o tercih edilir.
Aslında İslam hukukunun temel prensipleri olan bu ilkelerden hareketle; “mutlak adaletin mümkün olmadığı durumlarda toplumun güven ve huzuru için, göreceli adaletin tercih edilebileceği” söylenmiş, kamu yararının söz konusu olduğu hallerde bireyin uğradığı zarardan vazgeçilebileceği düşünülmüştür.
Kemal Paşazade de kardeş katlinin gerekçelerini şu sözlerle savunur: Sığamaz bir niyama iki şimşir, duramaz bir günam içre iki şir. Çün Şah baştır memleket ona ten, yaraşmaz iki başlı olmak bir beden. Sığar bir kilim içine on geda, bir iklime sığmaz iki Padişah!
Günümüz Türkçesiyle izah edecek olursak: “Bir kında iki kılıç, bir ormanda iki aslan olmaz. Hükümdar baş, memleket ise tendir, vücuttur, İki başlı bir beden olamaz. Bir kilime on derviş oturur, ancak bir iklime iki padişah sığamaz.”
İşte Osmanlı Devletinde I. Murat’tan itibaren bir asır boyunca fiili, Fatih’ten itibaren de iki asır boyunca resmi olarak uygulanan kardeş katlinin gerekçeleri bunlardır.
Şimdi de Kanunname-i Al-i Osman’da kardeş katlini düzenleyen meşhur maddenin Fatihten sonraki uygulamasını inceleyelim. Acaba Fatih Sultan Mehmet’ten sonra neler yaşandı? Kanun maddesinin pratikteki uygulaması nasıl oldu? İstenen sonuç alınabildi mi? Zaman içinde şartların değişmesiyle birlikte uygulama da değişti mi? Kamuoyunun yaşananlar karşısındaki tutumu nasıl oldu?
Aslında Fatih Kanunnamesi, Hükümdarın vefatını müteakip tahta hangi şehzadenin geçeceği konusunda bir düzenleme yapmıyor , böylece yüzyıllardır devam edegelen gelenek aynen benimsenmiş oluyordu. Yeni hükümdarın belirlenmesi bir anlamda kadere bırakılmış oluyordu. Bu yüzden Fatih’in vefatının ardından oğulları Cem ile Bayezid arasında şiddetli bir taht kavgası yaşandı. Ricali devletin ve kapıkullarının desteğini alan Bayezid meşru hükümdar olarak tahta oturunca kardeşi Cem “baği” pozisyonuna düştü. Mücadeleyi kaybedince de Osmanlı ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Cem’in oğlu Oğuz Han ise amcası Bayezid tarafından ortadan kaldırılmaktan kurtulamadı.
II. Bayezid uzun süren saltanatının sonlarına doğru, geleneğe aykırı bir biçimde, ortanca oğlu Ahmet’i veliaht yapmak ve tahta geçirmek isteyince diğer şehzadelerin ve bazı devlet adamlarının şiddetli itirazlarıyla karşılaştı. Babasının kanuna ve geleneğe aykırı olan bu tutumuna karşı mücadele yolunu seçen ve kapıkullarının da desteğini kazanan şehzade Selim sonunda babasını tahttan çekilmeye ve emekli olmaya zorladı. II. Bayezid, oğlu Selim’den kendisine karşı koymadıkları sürece kardeşlerini öldürtmeyeceğine dair söz alarak, tahttan feragat ettiğini ilan etti (1512). Fakat Selim babasına verdiği söze rağmen Kanunnamenin ilgili maddesine dayanarak, daha önce ecelleriyle ölen kardeşlerinin beş oğlunu yani yeğenlerini, ortadan kaldırdı. Ardından saltanata meyilli olduğu iddiasıyla ağabeyi Korkut’u, giriştiği taht mücadelesi sonucunda da diğer ağabeyi Ahmed ile onun şehzadelerini bertaraf ederek rakipsiz kaldı.
Yavuz Selim’in ölümünden sonra, tek şehzade olan I. Süleyman (1520-1566) tahtı sorunsuzca devralmışsa da, uzun süren Padişahlığı döneminde oğullarıyla ciddi sorunlar yaşadı ve önce Mustafa ardından da Bayezid idam edildi. II. Selim’den itibaren sadece en büyük şehzade sancağa gönderilmeye diğer şehzadeler ise sarayda tutulmaya başlandı. Babası öldüğünde Manisa sancağında bulunan III. Murat, haberi alır almaz derhal Payitahta geldi ve cülus töreninin ardından beş erkek kardeşinin “giderilmesini” emretti. III. Murat’ın büyük şehzadesi III. Mehmet ise tahta oturduğunda tam 19 erkek kardeşini ortadan kaldırttı. Aynı Padişah ilerleyen yıllarda da büyük oğlu Mahmut’u, tahtta gözü olduğu gerekçesiyle idam ettirecekti. Ancak artık kamuoyu, şehzadelerin “siyaset edilmelerine” tepki göstermeye ve homurdanmaya başlamıştı.
Fatih’ten sonra, tahta oturup da erkek kardeşine dokunmayan ilk Padişah I. Ahmet’tir (1603-1617). O, değişik nedenlerden ötürü kardeşi Mustafa’yı katlettirmemiştir. Sultan Ahmet’in ani ve genç yaşta ölümünün ardından kardeşi Mustafa’nın cülusuyla birlikte Osmanlı tarihinde ilk kez bir Padişahtan sonra yerine oğlu değil de kardeşi tahta çıkmıştır. Kısa süren Padişahlığının ardından Sultan Mustafa’nın yerine I. Ahmet’in oğlu II. Osman (Genç) Padişah olmuştur(1618). Başlangıçta kardeşlerine dokunmayan Genç Osman Lehistan seferine çıkarken en büyük kardeşi Mehmet’i Kanunnameye dayanarak ortadan kaldırmak istediyse de Şeyhülislam Esat Efendi bu talebe fetva vermemiştir. Ancak II. Osman daha sonra Rumeli kazaskeri olacak Taşköprülüzade’den aldığı fetvayla büyük kardeşini boğdurtmuştur. IV. Murat tahta cülus ettiğinde şehzadelere dokunmadıysa da İran seferlerinden önce dört kardeşinden üçünü ortadan kaldırıp sadece İbrahim’i bırakmıştır.
Burada dikkat çekici olan nokta, II. Osman’ın da IV. Murad’ın da tahta çıktıklarında değil de sefere giderken gerideki kardeşlerinin bir fitne çıkarması ihtimaline binaen şehzadeleri boğdurtmuş olmalarıdır. Yani kardeş katli uygulaması yavaş yavaş esnemeye ve terk edilmeye başlamıştır. Bundan sonra gelen Padişahların sefere çıkmamış olmaları da kardeş katli uygulamasının terk edilmesinde önemli bir etken olsa gerektir. Ayrıca daha evvel fetvaya ihtiyaç duymaksızın Kanunnameye istinaden yapılan kardeş katllerinde ilk kez Genç Osman’ın fetva alma ihtiyacı duyması da ilginçtir.
Oğlu olmayan IV. Muradın ölümünden sonra yerine kardeşi İbrahim(1640), İbrahim’in hal’inden sonra ise kardeşi olmadığından oğlu IV. Mehmet küçük yaşta Padişah olmuştur(1648). Böylece artık hanedanın en büyük erkek üyesinin Padişah olma uygulaması benimsenmiştir.
Kardeş katlinin bu şekilde ortadan kalkması başka bir çirkin uygulamaya zemin hazırlamıştır: Artık sancaklara gönderilmeyen ve Topkapı Sarayı’nda kafes hayatı yaşamaya, odalarında yaşlarına göre taht sırasını beklemeye başlayan şehzadelerin sınırlı sayıda cariye ile ilişki kurmalarına izin verilmeye, gebeliği engellemek için de çok sıkı tedbirler uygulanmaya başlanmıştır. Ancak her şeye rağmen gebeliğin önlenememesi durumunda dünyaya gelen erkek çocuklar derhal öldürülmüşlerdir. Bu insanlık dışı uygulamanın ne zaman ortadan kalktığı kesin olarak bilinmese de XVIII. yüzyılın sonlarına kadar sürdüğü tahmin edilmektedir.
Kardeş katli meselesinin dayanağını, gerekçelerini ve tarihsel gelişimini detayıyla anlattıktan sonra artık bazı soruları sormanın zamanı gelmiş bulunuyor:
İslam ceza hukukuna göre; sultandan farklı düşündüğü halde bir isyan grubu oluşturmayan ve baş kaldırmayanlara dokunulmayacağına, bunların aleyhte propaganda yapmaları halinde uyarılacaklarına, daha ileri giderlerse de ancak ta’zir cezaları ile cezalandırılacaklarına; fiili olarak isyan edip, kamu düzenini yok etmek için harekete geçmeleri, yani suçlarının sübutu durumundaysa, savaşla yola getirilip idam edilebileceklerine yukarıda değinilmişti. Öyleyse;
1- Henüz isyan fiilini gerçekleştirmemiş, isyan etmeleri bir tarafa henüz büluğ çağına ermemiş, hatta bir kısmı henüz bebek olan şehzadelerin; ileride isyan edip, kamu düzenini bozup, fitneye sebebiyet verebilecekleri gerekçesiyle öldürülmeleri İslam hukukuna uygun mudur ?
2-Daha açık soralım: Bireyin suçu sabit değilken, suç fiilini işlemek için harekete dahi geçmemişken, sadece ihtimaller üzerinden ölüm kararı verilebilir mi ?
3-“İleride suç işleyebileceği” varsayımı üzerine, İslamiyet’in kutsal saydığı yaşam hakkı kişinin, elinden alınabilir mi ?
4-Varsayım ve ön kabuller üzerine hüküm bina edilebilir mi ?
5-Öyleyse nasıl oluyor da suçu sabit olmayan, hatta suç işlemek için eyleme dahi geçmeyen, hatta bir kısmı kundakta olan bebeklerin/kişilerin öldürülmesi meşru kabul edilebiliyor?
6-Nasıl oluyor da İslamiyet’in temel prensiplerine temelden aykırı olan, İslam’dan önceki Türk Devletlerinde dahi bulunmayan bu uygulamayı özellikle muhafazakar tarihçiler sonuna kadar savunabiliyor?
7-Hatta bir kısmı daha da ileriye giderek, “Osmanlı hanedanının hiçbir fazileti olmasaydı dahi, devlet ve toplum için kendi kardeşlerini feda etmeleri onların ne kadar faziletli kişiler olduklarını ispata kâfidir” deyip, kardeş katlini, kendi inandıkları dinin değerleriyle çelişme pahasına, normal göstermeye çalışıyorlar?
Bu yaman çelişkiyi anlamak gerçekten mümkün değildir.
Tüm bu bilgi ve analizlerin ışığında;
Kardeş katli uygulamasının İslam ceza hukuku ile ilgili olmadığı, sırf egemenlik anlayışı ve saltanatın intikali usulü nedeniyle doğduğu, Osmanlıların ilk dönemlerinde fiili olarak uygulandığı, Fatih döneminde yasal hale getirildiği ve XVII. yüzyılın ortalarından sonra da terk edildiği söylenebilir.