563. sene-i devriyesini idrak ettiğimiz İstanbul’un Türkler tarafından fethi,
tarihin akışını etkileyen önemli olaylardan biridir. Roma İmparatorluğu’nun
başkenti, kültür ve medeniyet merkezi Konstantinopolis, yüzyıllar boyunca
çeşitli orduların hücumuna maruz kalmışsa da; silah teknolojisinin yetersizliği
ve aşılamayan surları sayesinde tüm saldırıları püskürtmeyi başarmıştır.
Strateji, kararlılık ve teknolojik üstünlük neticesinde, 29 Mayıs 1453’te,
henüz 21 yaşındayken, Konstantiniyye’yi fethederek “Fatih” unvanını
alan Sultan Mehmet, birçoklarının sadece hayal edebildiği büyük bir ideali
gerçekleştirmiş ve yeni bir çağın kapılarını aralamıştır.
İstanbul’un fethi; doğuda ve batıda derin
akisler meydana getirmiştir. Kahire’de yapılan kutlamalar günlerce sürmüş,
mehter bölüğü halka konserler vermiş, Halifenin emriyle şühedaya dualar
edilmiştir. Memluk Sultanı, gönderdiği elçilerle “feth-i mübini” tebrik
ederken, Fatih’in rakibi Uzun Hasan, bu önemli olayı görmezden gelmiştir.
Haber, Avrupa’da çayır yangını gibi yayılmış,
derhal yeni bir haçlı seferinin planları yapılmaya başlanmıştır. 1454’te
İstanbul’dan Napoli’ye giden Nicolo Sagundino;“İstanbul Fatihi’nin,
İtalya’nın da efendisi olmayı arzuladığını, Roma İmparatorluğu’nun kızı olan
Bizans’ın ardından, İmparatorluğun anası olan Roma’yı da alacağını, istihbarat
ağı sayesinde İtalya’daki tüm olaylardan ve İtalyan devletleri arasındaki
çekişmelerin ayrıntılarından haberdar olduğunu” dile getirmiştir.
Kuşatma sırasında Türklere karşı savaşan
Kardinal Isıdoros, Papayı ikaz etmekten kendini alamamıştır:“Kutsal Peder!
Turcus, Hıristiyanlığı tehdit etmektedir, kısa zamanda güç kullanarak ve
silahla senin kentin Roma’yı da ele geçirecektir!”
Silvio Piccolomini, İstanbul’un düştüğünü
öğrendiğinde korkuyla ürpermiştir:“Türklerin kılıcı başımızda dolaşıyor.
Şimdiye dek evrenin sahibi İtalyanlardı. Şimdi ise Türklerin İmparatorluğu
başlıyor.“
İstanbul’dan Girit’e giden Rumları dinleyen
Dotti şu kanaate varmıştır:“İkinci bir İskender olan bu müthiş adamda sıra
dışı bir iradeyle muazzam bir güç birleşmiş durumdadır.”
Langusto, fetihten az sonra Fatih’i şöyle
tanımlamıştır:“İnce yüzlü, uzunca boylu, asil tavırlı, yüce gönüllü,
hürmetten ziyade korku uyandıran, nadiren gülen, ihtiyatlı, şiddetli bir
öğrenme ihtirasına sahip, gayelerinde inatçı, her konuda kendinden emin, iyi
silah kullanan, Büyük İskender’in şöhretinden az olmayan bir şöhretin
peşindedir. Ciriaco veya başka bir İtalyan’a her gün Roma tarihi okutur. Her
şeyi öğrenmek isteyen zeki bir araştırıcıdır. Sefahate düşkünlüğü olmayıp
nefsine hâkimdir. Azla yetinir, şehvet düşkünlüğü yoktur. Tüm zorluklara
dayanıklıdır. Cihanda tek imparatorluk ve tek saltanat kurma fikrinde olup bu
birliğin tesisi için İstanbul’dan daha uygun bir yer olmadığı kanaatindedir.”
Son yüzyılda iyice kısırlaşan İstanbul, fetihten
sonra bilimsel ve dinsel eserlerle donatıldı. Değişik semtlerdeki sekiz kilise
medreseye dönüştürülerek, Tusi, Hocazade ve Mevlana Abdülkerim gibi yetkin
bilginler bu medreselere baş müderris tayin edildi. İstanbul’un ilk büyük camii
olan Fatih Camiiyle birlikte, sekiz fakülteden oluşan Sahn-ı Seman Medreseleri
inşa edildi. Tıp, hukuk ve ilahiyat fakülteleriyle dikkat çeken Sahn-ı Seman
Medreseleri, dönemin büyük kültür merkezlerinden biri haline geldi.
Osmanlı medreselerinde, fıkıh, kelam, tefsir
gibi ilimler klasik usullerle okutulmuşken, Fatih döneminden itibaren pozitif
bilimlere de özel bir değer verildi. Felsefi ve bilimsel düşünce desteklendi.
Irk ve din ayrımı yapılmaksızın tüm bilginler himaye edildi. İstanbul’u kültür
ve hoşgörünün hâkim olduğu bir dünya başkentine dönüştürmek, eski dünyanın
merkezi yapmak gayesini güden Sultan Mehmet, yakın memleketlerdeki bilim
adamlarını cazip tekliflerle İstanbul’a davet etti. Tebriz’den transfer
edilerek Ayasofya Medresesi baş müderrisi tayin edilen ünlü astronom ve
matematikçi Ali Kuşçu, Ayasofya ve Sahn-ı Seman medreselerinin müfredatını
düzenledi. Dersleri büyük bir ilgiyle takip edildi. Yetiştirdiği talebeler
sayesinde Osmanlı ülkesinde önemli bir bilimsel ilerleme sağlandı.
Bir başka değerli bilim adamı Sinan Paşa;
Matematik, astronomi, felsefe, kelam, fıkıh ve tefsir alanında birçok eser
kaleme almış, Sahn müderrisi ve Hâce-i Sultaniolarak görev yaptıktan sonra
Sadarete kadar yükselmişti. Bir hatasından dolayı Padişah tarafından
tutuklattırıldığında, ulemanın sözbirliği edip, kitaplarını yakarak memleketi
terk edeceklerini bildirmeleri üzerine affedilmişti. Bu, dönemin ilim
adamlarının Sultana kafa tutacak kadar kişilikli ve O’nun nezdinde ne denli
muteber olduklarını gösteren son derece ilginç bir hadisedir.
Hoca Zade, ilmi çalışmalarına engel olduğu
için tüm resmi görevlerinden istifa edecek kadar bilimsel çalışmalara düşkündü.
Makamından ziyade müderrisliği ile övünen Hoca Zade, İran ve Orta Asya’da
ziyadesiyle meşhurdu. Hüseyin Baykara, Horasanlı bir âlimi, ondan ilim tahsil
etmesi için göndermişti. Bir gün Fatih, kendisine hukuk talim eden Hoca zadeye
dönerek “benimle münakaşa etmeye çekinmiyor musun?” diye
sorunca,“senin tebaan olarak evet, ama hocan olarak hayır. Dışarıda benim
Sultanım isen de şu anda çömezimsin” mukabelesinde bulunmuştu.
Açık fikirli bir düşünce yapısına sahip olan
Padişah, müşkül mevzular vermek suretiyle âlimlere risaleler yazdırır, bunları
tetkik eder, görüşlerine değer verdiği bilginlere, kendi huzurunda çeşitli
konuları mevzubahis yaptırırdı. Molla Hüsrev’in hakemliğinde, Hoca zade ile
Molla Zeyrek arasındaki mübahase 7 gün sürmüş ve galip ayrılan Hoca zade
olmuştu.
Fatih, bilge kişilerin ve dervişlerin bariz bir
saygısızlıkları olmadığı müddetçe onlarla şakalaşır, onların tuhaf
davranışlarını toleransla karşılardı. Tebdili kıyafet gezdiği günlerden birinde
kendisini tanıyan bir derviş;“Cenabı Hak yüz yirmi dört bin peygamber
yarattı. Ol peygamberlerin her birinin aşkına bana bir akçe veresin” deyince,
istenen miktarı vermenin zorluğu karşısında tebessüm eden Sultan; “Hoş,
sen ol peygamberlerin her birinin adını bana bir bir söyle, ben de istediğin
akçeleri sana vereyim” cevabını vermişti.
Samimi ve açık sözlü bir İlahiyatçı olan
Gennadios ile sık sık sohbet eden Fatih, ondan Hıristiyanlığın akidelerine
ilişkin bir kitap yazmasını istemiştir. Ayrıca Hıristiyanlık akidesine dair
Müslüman âlimlerle Maksim Manuel arasında bir mübahase yaptırmış ve bu
tartışmanın kaydedilmesini emretmiştir. Padişahın hoşgörüsünü, entelektüel
merakını, Hıristiyan filozoflarla diyaloglarını anlayamayan dar görüşlü Papa
Pius, Hıristiyanlığa meylettiği zannına kapılıp, 1461’de yazdığı bir mektupla
Sultan’ı Hıristiyanlığa davet etmiştir.
Kritovoulos;“Sultanın en keskin zekâlı
filozoflardan biriolduğunu, Plutarque’ın “meşhurların hayatları” isimli
eserini tercüme ettirdiğini, özellikle de İskender ve Sezar’ın yaşam hikâyeleriyle
ilgilendiğini” yazar. Matematik, felsefe ve coğrafya
alanlarındaki danışmanı Amirutzes, Sultanın isteği üzerine Batlamyus’un “Almagest”ini
tercüme etmiştir. Batlamyus’un dünya haritasını da incelediği
anlaşılan Padişahın kütüphanesinde, Batlamyus coğrafyasının Jakobus Anglos
tarafından Latinceden yapılmış tercümesine rastlanmıştır. Bu yıllarda Topkapı
Sarayı adeta bir Coğrafya Akademisine dönüşmüş gibidir. Haritalara gösterdiği
özel ilgi, bazı İtalyan matbaacıların da dikkatini çekmiş, Berlinghieri özenle
bastırdığı Batlamyus’un “Geopraphica”sını, Padişaha satabilmek için
İstanbul’a gelmiştir.
Gentile Bellini, 1479-1480 yıllarını İstanbul’da
geçirmiş ve Padişahın portresiyle birlikte başka resimler de yapmıştır. Ünlü
Fatih tablosu günümüzde National Galery’de sergilenmektedir. Verona’lı ressam
ve madalyoncu Matteo D’Patsi’nin de İstanbul’a geldiği bilinmekle beraber henüz
bir eserine rastlanmamıştır.
Paul Faure’ye göre, Rönesans İstanbul’un
fethiyle başlar. Padişah, İtalyan ve Rum danışmanlar aracılığıyla, Rönesans
kültürünü ve Roma Tarihini derinlemesine incelemiştir.Berlinghieri ve Roberto
Balturia gibi Latin yazarlar eserlerini Fatih’e takdim etmişlerdir. Stefano Emiliano
Sultan’ın ölümüne bir mersiye yazmıştır. Fatih’e takdim edilen şiirlerin en
meşhuru, Giovanni Fielfo’nun 4706 mısralık Latince şiiridir. İtalyan şairler
şiirlerinde, Rönesans’ın büyük mesenlerinden olan Sultan Mehmet’i gönülden
selamlamışlardır. İngiltere’de 1594-1749 arasında Fatihi konu alan 6 piyes
kaleme alınmıştır. Dönemin ideal hükümdar tipi olarak değerlendirilen Fatih,
Rusya’da da övülmüş ve yüceltilmiştir. Rus edebiyatçı Perevetov, IV.
İvan’a sunduğu, “Sultan Mehmet’e Dair” isimli kitabında, Fatih’i
Çar’a örnek bir filozof, mareşal ve devlet adamı olarak gösterir.
Kişisel kütüphanesiyle birlikte, Ayasofya ve
Sahn-ı Seman medreselerinin kütüphanelerinde topladığı Türkçe, Arapça, Farsça,
Yunanca ve Latince sekiz yüz civarında kitap, Topkapı Sarayı müzesinde muhafaza
edilmektedir. Adolf Deismann, Fatih Kütüphanesindeki gayriislami eserlerin
sayısını 585 olarak belirlemiştir. Ayrıca 1685 senesinde saray kütüphanesinden
185 adet Grekçe kitap da satılmış görünmektedir.
Mordtmann O’nu;“dünya tarihinde bir
dönüm noktası yaratmış, her iki âlemin kültürünü kendinde toplamış bir insan” olarak
tanımlar. Doğu-Batı kültürünü sentezlemek isteyen bilge hükümdarın,
bilginleri himaye etmesi, bilim ve felsefeye gereken değeri vermesi neticesinde
entelektüel seviye hayli yükselmiştir. İslami ilimlere ek olarak değişik bilim
dallarında yeni ve orijinal katkılar yapılmıştır. Özellikle matematik,
astronomi, coğrafya ve tıp sahalarında klasik İslam bilgi birikimi son
sınırlarına ulaşmıştır.
Tarihin gördüğü en büyük devlet adamlarından
olan Sultan Mehmet, hayatı boyunca Osmanlı Devleti’ni gerçek anlamda bir
İmparatorluğa dönüştürmek gayesini gütmüş, bu ideal istikametinde fetihlere
girişmiş ve köklü teşkilatlanma çalışmaları yapmıştır. Halil
İnalcık’a göre Fatih;“tarihteki imparatorluk kurucularının taşıdığı çok
mühim iki özelliği nefsinde cem etmiştir: Cihan hakimiyetinin peşinde koşan
kudretli bir lider ve geniş vizyon sahibi bir kültür adamı. Bu büyük padişahın
tüm fiillerine, devletini her bakımdan dünyanın en üstün ve en güçlü
imparatorluğu haline getirme ideali hâkim olmuştur.”









