20 Mart 2016 Pazar

Münzevi Bir Yıldız: Cemil Meriç


Kendini, “hayatını Türk irfanına adayan, münzevi ve mütecessis bir fikir işçisi” şeklinde tanımlayan Cemil Meriç, Hatay’da, 12 Aralık 1916’da, Balkan Harbi yıllarında Yunanistan’dan Hatay’a göç eden bir muhacir ailesinde dünyaya geldi.
Çocukluğunun ilk 7 yılını Antakya’da yaşadı. Ziraat Bankası’nda müdürlük ve bir süre de yargıçlık yapan babasının, 1923 yılında memuriyetten ayrılması üzerine Reyhanlı’ya döndü ve bu küçük kasabada Rüştiye’ye kaydoldu.
Bu yıllarda İskenderun sancağı, Fransa mandasındaki Suriye’ye bağlı özerk bir idareyle yönetiliyordu. İlkokul üçüncü sınıftan itibaren Fransızca dersleri almaya başladı. 1928 yılında Fransız kültürünün ağırlıkta olduğu Antakya Sultanisine yazıldı. Fakat gözleriyle ilgili ileri derecede sağlık sorunları yaşamaya başlamıştı. Çocukluk ve gençlik yılları boyunca gözlerindeki bu rahatsızlık ilerlemiş ve 17 yaşına geldiğinde 6 numara miyop teşhisi konmuştu. İlk yazısı da aynı yıl içinde Yenigün Gazetesi’nde yayımlanmıştı: “Geç kalmış bir muhasebe!”
Son derece başarılı bir öğrenciydi Hüseyin Cemil. Ancak mezuniyetine az bir zaman kala, milliyetçi tutumu ve hocalarını yeterince milliyetçi olmamakla eleştirmesi nedeniyle, ikinci bölüm bakaloryasını alamadan, okuldan ayrılmak zorunda kaldı.
On ikinci sınıfa, 1936’da ilk defa geldiği İstanbul’da, Pertevniyal Lisesinde devam etti. İhsan Kongar, Reşat Ekrem Koçu ve Nurullah Ataç’tan dersler okudu. Geçim sıkıntısı yüzünden 1937 yılında tekrar İskenderun’a döndü ve bir köy ilkokulunda 9 ay öğretmenlik yaptı. Beş altı ay kadar da Türkçe basını Fransızcaya çeviren İskenderun tercüme bürosunda şef olarak çalıştı.
1940 yılında yeniden geldi İstanbul’a. 1941’de “İnsan” dergisinde “Balzac” üzerine bir yazı yayımladı. 1942 yılındaysa, tarih ve coğrafya öğretmeni Fevziye Menteşoğlu ile izdivaç kararı aldılar. Derken aynı yıl Elazığ lisesinde Fransızca öğretmenliğine atandı. Bu arada, her iki gözünde de var olan ve ilerlemeye devam eden miyopi nedeniyle askerlik görevinden muaf sayıldı.
1943’te Balzac’ın “Altın Gözlü Kız”ını tercüme etti Türkçeye.  1944-47 arasında çeşitli dergilerde Fransız edebiyatı ve düşüncesi üzerine yazılar kaleme aldı. 1945’te Balzac’tan iki çevirisi daha yayımlandı. 1952-54 arasında İstanbul’da yabancı dil okutmanlığı ve lise öğretmenliği yapmaya devam etti.
1954 ilkbaharında görme yetisini kaybeden Cemil Meriç, yurtiçinde ve Paris’te bir dizi ameliyat geçirdi. Ancak sonuç değişmedi ve ömrünün sonuna kadar bir daha hiç göremedi. Lakin hayatının en verimli yılları bundan sonra başladı ve neredeyse tüm kitaplarını “gözleri kapalıyken” kaleme aldı. Adeta kendisi karanlıklara gömülürken, eserleriyle Türk kültür semasını aydınlatmaya başladı.
1963 yılından itibaren sosyoloji ve kültür tarihi dersleri vermeye başladı İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde. 1964’te “Hint Edebiyatı” basıldı. Bu arada “Yeni İnsan” ve “Hisar” dergilerinde yazmayı da sürdürmekteydi.
Bundan sonraki süreçte yılların birikimi olan devasa kitaplar birbiri ardınca gelmeye başladı: 1967’de “Saint Simon, İlk Sosyolog İlk Sosyalist”, 1974’te “Bu Ülke” ve “Umrandan Uygarlığa” basıldı. "Etimin eti kemiğimin kemiği" dediği “Bu Ülke” Türkiye Milli Kültür Vakfı’ndan fikir dalında ödül aldı. 1976’da “Bir Dünyanın Eşiğinde”, 1978 de “Mağaradakiler”, 1980’de “Kırkambar”,1981’de “Bir Facianın Hikâyesi” yayımlandı. Aynı yıl Ankara Yazarlar Birliği Derneği tarafından “yılın yazarı” seçildi. 1983’te Türkçemize Maxime Rodinson’un “Batıyı Büyüleyen İslam” adlı eserini kazandırdı. 1984’te “Işık Doğudan Gelir” raflardaki yerini aldı.
Hayatı boyunca zorluklar ve tersliklerle karşılaşan bu büyük mütefekkirin çilesi henüz dolmamıştı: 1984 senesinde geçirdiği bir beyin kanaması nedeniyle sol tarafına felç indi. Fakat felçlilik dahi onun üretkenliğini engelleyemedi ve bizlere son bir armağan daha verdi giderayak: 1985’te “Kültürden İrfana” düşünce dünyamıza katıldı.
1987 Haziranının 13. günü, 71 yaşında aramızdan ayrıldı Cemil Meriç. Ve son uykusunu uyumak üzere, çok sevdiği eşi Fevziye Hanım’ın yanına, Karacaahmet Mezarlığı’na defnedildi.

Cemil Meriç'ten bir kaç alıntı:

“Asırlar geçti, birer birer söndü meşaleler. İrfan asaletini kaybetti. Hafızaya çakıl taşı gibi saplanan bilgi kırıntılarına yeni bir ad bulduk: “Kültür”.
Genç kuşaklar, batının bitpazarından bu hazır elbiselere küçümseyerek bakıyor. Hoca öğretmen oldu, talebe öğrenci. Öğretmen ne demek? Ne soğuk, ne haysiyetsiz, ne çirkin bir kelime. Hoca öğretmez yetiştirir, aydınlatır. Öğrenci ne demek? Talebe isteyendir; isteyen, arayan, susayan.”

“Kendini yığın haline getiren bir millet payidar olamaz. Tek kaygısı para olan bir yığın yaşayamaz. Düşünceyi küçümsüyoruz. Kitaba harcadığımız parayı, atlar için harcadığımızla kıyaslarsak yerin dibine girmemiz gerekmez mi? Kitap sevene kitap delisi diyoruz. Kimseye at delisi dediğimiz yok. Kitap yüzünden sefalete düşen görülmemiş, At uğrunda iflas eden edene. En güzel kitap bir kalkan balığı fiyatına. Alan nerede?”