Kendini,
“hayatını Türk irfanına adayan, münzevi
ve mütecessis bir fikir işçisi” şeklinde
tanımlayan Cemil Meriç, Hatay’da, 12 Aralık 1916’da, Balkan Harbi
yıllarında Yunanistan’dan Hatay’a göç eden bir muhacir ailesinde dünyaya geldi.
Çocukluğunun
ilk 7 yılını Antakya’da yaşadı. Ziraat Bankası’nda müdürlük ve bir süre de yargıçlık
yapan babasının, 1923 yılında memuriyetten ayrılması üzerine Reyhanlı’ya döndü
ve bu küçük kasabada Rüştiye’ye kaydoldu.
Bu
yıllarda İskenderun sancağı, Fransa mandasındaki Suriye’ye bağlı özerk bir
idareyle yönetiliyordu. İlkokul üçüncü sınıftan itibaren Fransızca dersleri almaya
başladı. 1928 yılında Fransız kültürünün ağırlıkta olduğu Antakya Sultanisine yazıldı.
Fakat gözleriyle ilgili ileri derecede sağlık sorunları yaşamaya başlamıştı. Çocukluk
ve gençlik yılları boyunca gözlerindeki bu rahatsızlık ilerlemiş ve 17 yaşına
geldiğinde 6 numara miyop teşhisi konmuştu. İlk yazısı da aynı yıl içinde
Yenigün Gazetesi’nde yayımlanmıştı: “Geç
kalmış bir muhasebe!”
Son
derece başarılı bir öğrenciydi Hüseyin Cemil. Ancak mezuniyetine az bir zaman
kala, milliyetçi tutumu ve hocalarını yeterince milliyetçi olmamakla eleştirmesi
nedeniyle, ikinci bölüm bakaloryasını alamadan, okuldan ayrılmak zorunda kaldı.
On
ikinci sınıfa, 1936’da ilk defa geldiği İstanbul’da, Pertevniyal Lisesinde
devam etti. İhsan Kongar, Reşat Ekrem Koçu ve Nurullah Ataç’tan dersler okudu. Geçim
sıkıntısı yüzünden 1937 yılında tekrar İskenderun’a döndü ve bir köy
ilkokulunda 9 ay öğretmenlik yaptı. Beş altı ay kadar da Türkçe basını
Fransızcaya çeviren İskenderun tercüme bürosunda şef olarak çalıştı.
1940
yılında yeniden geldi İstanbul’a. 1941’de “İnsan”
dergisinde “Balzac” üzerine bir yazı
yayımladı. 1942 yılındaysa, tarih ve coğrafya öğretmeni Fevziye Menteşoğlu ile izdivaç
kararı aldılar. Derken aynı yıl Elazığ lisesinde Fransızca öğretmenliğine atandı.
Bu arada, her iki gözünde de var olan ve ilerlemeye devam eden miyopi nedeniyle
askerlik görevinden muaf sayıldı.
1943’te
Balzac’ın “Altın Gözlü Kız”ını
tercüme etti Türkçeye. 1944-47 arasında çeşitli dergilerde Fransız
edebiyatı ve düşüncesi üzerine yazılar kaleme aldı. 1945’te Balzac’tan iki
çevirisi daha yayımlandı. 1952-54 arasında İstanbul’da yabancı dil okutmanlığı ve
lise öğretmenliği yapmaya devam etti.
1954
ilkbaharında görme yetisini kaybeden Cemil Meriç, yurtiçinde ve Paris’te bir
dizi ameliyat geçirdi. Ancak sonuç değişmedi ve ömrünün sonuna kadar bir daha hiç
göremedi. Lakin hayatının en verimli yılları bundan sonra başladı ve neredeyse
tüm kitaplarını “gözleri kapalıyken”
kaleme aldı. Adeta kendisi karanlıklara gömülürken, eserleriyle Türk kültür semasını aydınlatmaya
başladı.
1963
yılından itibaren sosyoloji ve kültür tarihi dersleri vermeye başladı İstanbul
Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde. 1964’te “Hint Edebiyatı” basıldı. Bu arada “Yeni İnsan” ve “Hisar”
dergilerinde yazmayı da sürdürmekteydi.
Bundan
sonraki süreçte yılların birikimi olan devasa kitaplar birbiri ardınca gelmeye
başladı: 1967’de “Saint Simon, İlk
Sosyolog İlk Sosyalist”, 1974’te “Bu Ülke” ve “Umrandan Uygarlığa” basıldı. "Etimin eti kemiğimin kemiği" dediği “Bu
Ülke” Türkiye Milli Kültür Vakfı’ndan fikir dalında ödül aldı. 1976’da “Bir Dünyanın Eşiğinde”, 1978 de “Mağaradakiler”, 1980’de “Kırkambar”,1981’de “Bir Facianın Hikâyesi” yayımlandı. Aynı yıl Ankara Yazarlar Birliği
Derneği tarafından “yılın yazarı”
seçildi. 1983’te Türkçemize Maxime Rodinson’un “Batıyı Büyüleyen İslam” adlı eserini kazandırdı. 1984’te “Işık Doğudan Gelir” raflardaki yerini
aldı.
Hayatı
boyunca zorluklar ve tersliklerle karşılaşan bu büyük mütefekkirin çilesi henüz
dolmamıştı: 1984 senesinde geçirdiği bir beyin kanaması nedeniyle sol tarafına felç
indi. Fakat felçlilik dahi onun üretkenliğini engelleyemedi ve bizlere son bir
armağan daha verdi giderayak: 1985’te “Kültürden
İrfana” düşünce dünyamıza katıldı.
1987
Haziranının 13. günü, 71 yaşında aramızdan ayrıldı Cemil Meriç. Ve son uykusunu
uyumak üzere, çok sevdiği eşi Fevziye Hanım’ın yanına, Karacaahmet Mezarlığı’na
defnedildi.
Cemil Meriç'ten bir kaç alıntı:
“Asırlar geçti, birer
birer söndü meşaleler. İrfan asaletini kaybetti. Hafızaya çakıl taşı gibi
saplanan bilgi kırıntılarına yeni bir ad bulduk: “Kültür”.
Genç kuşaklar, batının
bitpazarından bu hazır elbiselere küçümseyerek bakıyor. Hoca öğretmen oldu,
talebe öğrenci. Öğretmen ne demek? Ne soğuk, ne haysiyetsiz, ne çirkin bir
kelime. Hoca öğretmez yetiştirir, aydınlatır. Öğrenci ne demek? Talebe
isteyendir; isteyen, arayan, susayan.”
“Kendini yığın haline
getiren bir millet payidar olamaz. Tek kaygısı para olan bir yığın yaşayamaz.
Düşünceyi küçümsüyoruz. Kitaba harcadığımız parayı, atlar için harcadığımızla
kıyaslarsak yerin dibine girmemiz gerekmez mi? Kitap sevene kitap delisi
diyoruz. Kimseye at delisi dediğimiz yok. Kitap yüzünden sefalete düşen görülmemiş,
At uğrunda iflas eden edene. En güzel kitap bir kalkan balığı fiyatına. Alan
nerede?”