11 Nisan 2016 Pazartesi

Osmanlılarda "Kardeş Katli" Meselesi

İslamiyet’ten önce Orta Asya’da kurdukları devletlerde “karizmatik hükümranlık anlayışını” benimsemiş olan Türkler; Kağan’ın milleti yönetme yetkisini Gök Tanrı’dan aldığına, ancak Tanrının kendisine “kut” vermesi halinde tahta oturabileceğine inanıyorlardı. Nitekim Bilge Kağan Göktürk Kitabelerinde, “Tanrı irade ettiği ve Kut’u olduğu için Kağan olabildiğini” vurgular. Yusuf Has Hacib de ünlü siyasetname Kutadgu Bilig’de; “Kısmet Kut’tan doğar. Hükümdarlığa giden yol ondan geçer. Her şey Kut’un elinin altındadır. Bey! Bu makama sen kendi gücün ve isteğin ile gelmedin, onu sana Tanrı verdi. Hükümdarlar iktidarları Tanrı’dan alırlar” demektedir.
İslami dönemde de geçerliliğini sürdüren Kut Anlayışı sayesinde, halkın hanedana ve hükümdara sadakati pekiştirilmiş ve mutlak itaati sağlanmıştır. Halk, Kağan olan kişinin Tanrı’nın izni ve kutuyla, özel olarak seçilerek iktidara geldiğini düşündüğünden ona itaati kesin bir zorunluluk olarak değerlendirmiştir.
Türk Devlet geleneğinde, İslam öncesinde olduğu gibi İslami dönemde de, Hükümdarın vefatının ardından tahta hangi şehzadenin geçeceği konusunda kesin bir kural olmayıp, kut yetkisinin kan yoluyla babadan oğula geçtiğine, bu sebeple de tüm şehzadelerin tahta çıkma haklarının olduğuna inanılırdı. Böylece Hükümranlık hakkı yalnız bir şehzadeye tahsis edilmeyerek ailenin en liyakatlisinin hükümdar olmasına imkân tanınmış olurdu. Sonuçta adaylardan hangisi kamuoyunu ikna ederse tahta o otururdu. Şehzadeler arası iktidar mücadelesi bir anlamda mubah görülüyordu. Bu anlayışın doğal bir sonucu olarak da ölen her hükümdardan sonra tekrarlanan iç savaşlar nedeniyle devlet zafiyet yaşar ve çoğunlukla da kısa süre içinde parçalanırdı.
Veraset anlayışı; İslami dönemdeki Karahanlılar, Büyük Selçuklular ve nihayet Türkiye Selçuklularında da Kut inancına göre şekillenmiştir. “Ülke toprakları, hanedan üyelerinin ortak malı” kabul edildiğinden, feodal esaslara göre hanedan üyeleri arasında bölüşülmüştür. Türkiye Selçuklularının büyük hükümdarı II. Kılıçaslan, uzun ve başarılı saltanatının sonunda, Türk devlet töresine uyarak, devleti on bir oğlu arasında üleştirmiş, kendisi de Konya’da Sultan sıfatıyla hüküm sürmeye devam etmişti. Böylece Türkiye Selçukluları on bir devlete ayrılmış, ancak daha onun sağlığındayken, şehzadeler arasındaki hâkimiyet mücadelesi yeniden alevlenmişti.
Osmanlı Devletinin ilk üç yüzyılında da padişahın vefatından sonra, hangi şehzadenin tahta oturacağını belirleyen bir kural konmamış, hükümdarı belirleme yetkisinin Padişaha değil, Tanrıya ait olduğu düşünülmüştür. Bu noktada, ileri gelen devlet adamlarının tercihleri belirleyici olmuştur. Ancak vüzera ve ümeranın onayını alarak tahta çıkan Şehzade bu kez de taht üzerinde hak iddia eden diğer şehzadelerle savaşmak zorunda kalmıştır.
Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Gazi’nin vefatından sonra Orhan Bey ile kardeşi Alaeddin Paşa meseleyi uzlaşarak çözmüşler ve sonuçta Orhan Gazi tahta oturmuştu. Ancak I. Murat, kardeşleri İbrahim ve Halil’i ortadan kaldırıp, Bizans İmparatoru Andronikos ile işbirliği yaparak isyan eden oğlu Savcı ile de mücadele etmek zorunda kalmıştı.
Yıldırım Bayezid döneminden itibaren Osmanlı Devletindeki hâkimiyet anlayışında belirgin bir değişim yaşanmış; “ülke topraklarının hanedanın ortak malı olduğu” düşüncesi yerine “hâkimiyetin bölünmezliği” ilkesi benimsenmeye başlamıştır. Yıldırım Bayezid’in, devlet adamlarının onayıyla tahta geçmesinin müteakip kardeşi Yakup Çelebiyi ortadan kaldırması bu yeni anlayışın bir sonucu gibi görünmektedir.
Yıldırım Döneminin sonundaki Ankara Savaşı’nın ardından yaşanan ağır bunalım ve iç savaşlar devleti yıkılışın eşiğine kadar getirmiştir. 11 sene süren Fetret Döneminde, Bayezid’in dört oğlu arasındaki mücadelede dramatik olaylar yaşanmış ve halk bu durumdan oldukça zarar görmüştür. Fetret döneminin etkileri sonraki iki padişah zamanında da hissedilmiştir. Çelebi Mehmet ve II. Murat devrinde ülkeyi kasıp kavuran kardeşler arası taht mücadeleleri, halkı canından bezdirmiş ve kamuoyunda bu probleme bir çözüm üretilmesi konusunda güçlü bir beklenti oluşmuştur.
Şehzadeler arasındaki mücadelelerde devlet adamlarının desteğini alan şehzade tahta otursa da, diğer kardeşler bir tehdit unsuru olmaya devam ediyordu. Padişahın icraatlarından hoşnut olmayan gayrimemnun halk kitleleri ve muhalif devlet adamları, potansiyel hükümdar adayı olan diğer şehzadenin etrafında kümelenerek, şahsi amaçları doğrultusunda taht için kışkırtıyorlardı. Muhalif grupların tahrikleri yeni taht kavgalarının, yeni iç savaşların fitilini ateşliyordu. Ayrıca rakip devletler de bu iç çatışmaları derinleştirmek için muhaliflere destek veriyor, hatta mağlubiyeti halinde şehzadenin sığınma talebini kabul ediyor ve uygun bir vakitte yeniden serbest bırakıyorlardı. Nitekim Bizans İmparatorluğu’nun Fetret Devri sonrasında izlediği Osmanlı Politikası bu doğrultuda şekillenmişti. Böylece bitip tükenmek bilmeyen kanlı iç savaşlar yeniden kızışıyor, aynı senaryo tekrar tekrar sahneleniyordu. Bu anarşik ortamda halk perişan oluyor, askerler kırılıyor, ülke yangın yerine dönüyor, memleketin kaynakları yok yere heba oluyordu. Ve tabii tüm bu meş'um olaylar yaşanırken, rakip devletler bu mücadeleleri büyük bir memnuniyetle izliyorlardı.
Hem önceki Türk Devletlerinde yaşananlar hem de Osmanlıların kuruluş devrindeki acı tecrübeler nedeniyle bu sorunu kesin şekilde çözmeyi planlayan Fatih Sultan Mehmet hazırlattığı Kanunnameye; “Evlâdımdan her kimesneye saltanat müyesser ola, karındaşların nizâm-ı âlem içün katletmek münâsibdir, ekser-i ulemâ dahi tecviz etmiştir” maddesini koydurmuştur. Böylece aslında eskiden beri zaten uygulanagelen kardeş katli yasal hale getirilmiş, fiili durum meşrulaştırılmıştır. Bizanslı tarihçi Dukas, “Osmanlılarda kardeş katlinin bir adet olduğunu” , Âşık Paşazade de, “kardeşe kıymanın, anayı atayı gussalı komanın kadim bir töre” olduğunu belirterek bu fiili duruma dikkat çekmişlerdir.
Fatih Kanunnamesindeki bu maddeyle beraber, “ülke topraklarının hanedan üyelerinin ortak malı” olduğu şeklindeki eski veraset anlayışı değişmiş ve Yıldırım Bayezid’in ilk denemesini yaptığı “hâkimiyetin bölünmezliği” prensibi kesin şekilde yerleşmiştir.
Ancak tüm bunlara rağmen Padişahın ölümünden sonra tahta hangi şehzadenin geçeceği konusu yine belirsizliğini korumuştur. Tüm şehzadelerin saltanat için eşit şansa sahip oldukları yine kabul edilmiş, ileri gelen devlet adamlarının desteğiyle tahta çıkan şehzadenin de; “kamu düzeni”  için kardeşlerini ortadan kaldırması “münasip” görülmüştür.  Kamuoyu ise yakın geçmişte yaşanan iç savaşlar ve anarşik olaylar nedeniyle kardeş katli uygulamasını kabullenmiş bu konuda herhangi bir tepki göstermemiştir.
Kanunnamenin kardeş katlini düzenleyen maddesinde geçen, kardeşlerin katlinin şart değil de “münasib” olduğu ibaresinden hareketle, kardeş katlinin bir zorunluluk değil, ancak mecburiyet halinde başvurulabilecek bir önlem olduğu sonucun da ulaşılabilmektedir.
Ayrıca “ekser-i ulemâ dahi tecviz etmiştir” ibaresiyle kanun maddesinin ulemanın çoğunluğu tarafından onaylandığı söylenerek, padişahın eli güçlendirilmek istenmiştir. Ancak tersten bir okuma yapıldığında tasarıyı onaylamayan din bilginlerinin varlığı ve bu maddeye itiraz ettikleri de anlaşılmaktadır.
Acaba ulema hangi gerekçelerle bu uygulamaya cevaz vermiştir? Kardeş katli uygulamasının şer’i bir dayanağı var mıdır? Yani bu problemin çözümünde İslam Hukuku ne derece göz önünde bulundurulmuştur? Daha açık bir ifadeyle Padişahların tahta çıktıklarında kardeşlerini katlettirmeleri İslamiyete ne derece uygundur?
Dönemin ulemasına göre; kardeş katli meselesinin birinci şer'î dayanağı, “devlete isyan” suçudur. Bu fiil İslâm ceza hukukunda, “bağy” adı altında düzenlenmiş, suçun unsurları gerçekleştiği takdirde, isyancılar idam ile cezalandırılmıştır. Bağy suçunun unsurları; meşru otoriteye karşı ayaklanmak, kuvvet kullanarak iktidarı ele geçirmek ve açık bir isyan kastı içinde bulunmaktır.
Bağy suçunun cezası, unsurlarının tahakkukuna göre değişir: Sultandan farklı düşündüğü halde bir isyan grubu teşkil etmeyen ve bir yerde toplanarak baş kaldırmayanlara dokunulmaz. Bu muhalifler aleyhte propaganda yaparlarsa ikaz edilirler, ileri giderlerse ta’zir cezaları ile cezalandırılırlar. Devlete isyan ettikleri an, savaşla yola getirilir ve idam cezasına çarptırılırlar. Ancak Müslüman oldukları için, çoluk-çocukları esir edilmez ve malları ganimet sayılmaz. Bunlara verilen ölüm cezası bir had cezasıdır ve hikmeti de “nizam-ı âlemi” yani “kamu düzenini” korumaktır.
Osmanlı hukukçuları, padişahın meşru emirlerine yapılan her çeşit itaatsizliği, kamu düzenini bozacak her türlü isyanı, memleketteki anarşi hareketlerini, “bağy” suçu kabul etmişler, buna sebep olanları “bâği” olarak nitelendirmişler ve fetvalarında bu suçun cezasının idam olduğuna hükmetmişlerdir.
Elmalılı Hamdi Yazır, “Ve la teziru vaziratün vizra uhra” ayetini; “Hiçbir nefis başkasının günahını çekmez. Herkes kendi yaptığı günahın cezasını kendi çeker” şeklinde izah etmiştir. Bu ayetin işaret ettiği adalet-i mahza yani “tam adalet” anlayışına göre; bireyin hakkı, kendi rızası olmadan toplumun selameti için feda edilemez. Ancak her şeye rağmen, “fitne katilden daha şiddetli ve zararlıdır” ayetine dayanarak adalet-i izafiyenin yani göreceli adaletin tercih edilebileceği de söylenmiştir.
Peki, göreceli adalet anlayışı hangi gerekçelerle tercih edilmiştir? Bu gerekçeleri dönemin uleması aşağıdaki sözlerle izah etmişlerdir:
§   “Zarar-ı âmmı def için zarar-ı has ihtiyar olunur”: Genel bir zararı bertaraf etmek için özel bir zarar tercih dilebilir.
§   “Def-i mefasid celbi menafiden evladır”: Kötülüklerin savuşturulması iyiliklerin kazanılmasından önce gelir.
§   “Zarar-ı eşedd zarar-ı ehaff ile izale olunur”: Büyük bir zararı telafi için, küçük zarar göze alınabilir.
§   “Ehven’üş şerreyn ihtiyar olunur”: İki kötü durumdan hangisi daha az zararlı ise o tercih edilir.
Aslında İslam hukukunun temel prensipleri olan bu ilkelerden hareketle; “mutlak adaletin mümkün olmadığı durumlarda toplumun güven ve huzuru için, göreceli adaletin tercih edilebileceği” söylenmiş, kamu yararının söz konusu olduğu hallerde bireyin uğradığı zarardan vazgeçilebileceği düşünülmüştür.
Kemal Paşazade de kardeş katlinin gerekçelerini şu sözlerle savunur: Sığamaz bir niyama iki şimşir, duramaz bir günam içre iki şir. Çün Şah baştır memleket ona ten, yaraşmaz iki başlı olmak bir beden. Sığar bir kilim içine on geda, bir iklime sığmaz iki Padişah!
Günümüz Türkçesiyle izah edecek olursak: “Bir kında iki kılıç, bir ormanda iki aslan olmaz. Hükümdar baş, memleket ise tendir, vücuttur, İki başlı bir beden olamaz. Bir kilime on derviş oturur, ancak bir iklime iki padişah sığamaz.”
İşte Osmanlı Devletinde I. Murat’tan itibaren bir asır boyunca fiili, Fatih’ten itibaren de iki asır boyunca resmi olarak uygulanan kardeş katlinin gerekçeleri bunlardır.
Şimdi de Kanunname-i Al-i Osman’da kardeş katlini düzenleyen meşhur maddenin Fatihten sonraki uygulamasını inceleyelim. Acaba Fatih Sultan Mehmet’ten sonra neler yaşandı? Kanun maddesinin pratikteki uygulaması nasıl oldu? İstenen sonuç alınabildi mi? Zaman içinde şartların değişmesiyle birlikte uygulama da değişti mi? Kamuoyunun yaşananlar karşısındaki tutumu nasıl oldu?
Aslında Fatih Kanunnamesi, Hükümdarın vefatını müteakip tahta hangi şehzadenin geçeceği konusunda bir düzenleme yapmıyor , böylece yüzyıllardır devam edegelen gelenek aynen benimsenmiş oluyordu. Yeni hükümdarın belirlenmesi bir anlamda kadere bırakılmış oluyordu. Bu yüzden Fatih’in vefatının ardından oğulları Cem ile Bayezid arasında şiddetli bir taht kavgası yaşandı. Ricali devletin ve kapıkullarının desteğini alan Bayezid meşru hükümdar olarak tahta oturunca kardeşi Cem “baği” pozisyonuna düştü. Mücadeleyi kaybedince de Osmanlı ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Cem’in oğlu Oğuz Han ise amcası Bayezid tarafından ortadan kaldırılmaktan kurtulamadı.
II. Bayezid uzun süren saltanatının sonlarına doğru, geleneğe aykırı bir biçimde, ortanca oğlu Ahmet’i veliaht yapmak ve tahta geçirmek isteyince diğer şehzadelerin ve bazı devlet adamlarının şiddetli itirazlarıyla karşılaştı. Babasının kanuna ve geleneğe aykırı olan bu tutumuna karşı mücadele yolunu seçen ve kapıkullarının da desteğini kazanan şehzade Selim sonunda babasını tahttan çekilmeye ve emekli olmaya zorladı. II. Bayezid, oğlu Selim’den kendisine karşı koymadıkları sürece kardeşlerini öldürtmeyeceğine dair söz alarak, tahttan feragat ettiğini ilan etti (1512). Fakat Selim babasına verdiği söze rağmen Kanunnamenin ilgili maddesine dayanarak, daha önce ecelleriyle ölen kardeşlerinin beş oğlunu yani yeğenlerini, ortadan kaldırdı. Ardından saltanata meyilli olduğu iddiasıyla ağabeyi Korkut’u, giriştiği taht mücadelesi sonucunda da diğer ağabeyi Ahmed ile onun şehzadelerini bertaraf ederek rakipsiz kaldı.
Yavuz Selim’in ölümünden sonra, tek şehzade olan I. Süleyman (1520-1566) tahtı sorunsuzca devralmışsa da, uzun süren Padişahlığı döneminde oğullarıyla ciddi sorunlar yaşadı ve önce Mustafa ardından da Bayezid idam edildi. II. Selim’den itibaren sadece en büyük şehzade sancağa gönderilmeye diğer şehzadeler ise sarayda tutulmaya başlandı. Babası öldüğünde Manisa sancağında bulunan III. Murat, haberi alır almaz derhal Payitahta geldi ve cülus töreninin ardından beş erkek kardeşinin “giderilmesini” emretti. III. Murat’ın büyük şehzadesi III. Mehmet ise tahta oturduğunda tam 19 erkek kardeşini ortadan kaldırttı. Aynı Padişah ilerleyen yıllarda da büyük oğlu Mahmut’u, tahtta gözü olduğu gerekçesiyle idam ettirecekti. Ancak artık kamuoyu, şehzadelerin “siyaset edilmelerine” tepki göstermeye ve homurdanmaya başlamıştı.
Fatih’ten sonra, tahta oturup da erkek kardeşine dokunmayan ilk Padişah I. Ahmet’tir (1603-1617). O, değişik nedenlerden ötürü kardeşi Mustafa’yı katlettirmemiştir. Sultan Ahmet’in ani ve genç yaşta ölümünün ardından kardeşi Mustafa’nın cülusuyla birlikte Osmanlı tarihinde ilk kez bir Padişahtan sonra yerine oğlu değil de kardeşi tahta çıkmıştır. Kısa süren Padişahlığının ardından Sultan Mustafa’nın yerine I. Ahmet’in oğlu II. Osman (Genç) Padişah olmuştur(1618). Başlangıçta kardeşlerine dokunmayan Genç Osman Lehistan seferine çıkarken en büyük kardeşi Mehmet’i Kanunnameye dayanarak ortadan kaldırmak istediyse de Şeyhülislam Esat Efendi bu talebe fetva vermemiştir. Ancak II. Osman daha sonra Rumeli kazaskeri olacak Taşköprülüzade’den aldığı fetvayla büyük kardeşini boğdurtmuştur. IV. Murat tahta cülus ettiğinde şehzadelere dokunmadıysa da İran seferlerinden önce dört kardeşinden üçünü ortadan kaldırıp sadece İbrahim’i bırakmıştır.
Burada dikkat çekici olan nokta, II. Osman’ın da IV. Murad’ın da tahta çıktıklarında değil de sefere giderken gerideki kardeşlerinin bir fitne çıkarması ihtimaline binaen şehzadeleri boğdurtmuş olmalarıdır. Yani kardeş katli uygulaması yavaş yavaş esnemeye ve terk edilmeye başlamıştır. Bundan sonra gelen Padişahların sefere çıkmamış olmaları da kardeş katli uygulamasının terk edilmesinde önemli bir etken olsa gerektir. Ayrıca daha evvel fetvaya ihtiyaç duymaksızın Kanunnameye istinaden yapılan kardeş katllerinde ilk kez Genç Osman’ın fetva alma ihtiyacı duyması da ilginçtir.
Oğlu olmayan IV. Muradın ölümünden sonra yerine kardeşi İbrahim(1640), İbrahim’in hal’inden sonra ise kardeşi olmadığından oğlu IV. Mehmet küçük yaşta Padişah olmuştur(1648). Böylece artık hanedanın en büyük erkek üyesinin Padişah olma uygulaması benimsenmiştir.
Kardeş katlinin bu şekilde ortadan kalkması başka bir çirkin uygulamaya zemin hazırlamıştır: Artık sancaklara gönderilmeyen ve Topkapı Sarayı’nda kafes hayatı yaşamaya, odalarında yaşlarına göre taht sırasını beklemeye başlayan şehzadelerin sınırlı sayıda cariye ile ilişki kurmalarına izin verilmeye, gebeliği engellemek için de çok sıkı tedbirler uygulanmaya başlanmıştır. Ancak her şeye rağmen gebeliğin önlenememesi durumunda dünyaya gelen erkek çocuklar derhal öldürülmüşlerdir. Bu insanlık dışı uygulamanın ne zaman ortadan kalktığı kesin olarak bilinmese de XVIII. yüzyılın sonlarına kadar sürdüğü tahmin edilmektedir.
Kardeş katli meselesinin dayanağını, gerekçelerini ve tarihsel gelişimini detayıyla anlattıktan sonra artık bazı soruları sormanın zamanı gelmiş bulunuyor:
İslam ceza hukukuna göre; sultandan farklı düşündüğü halde bir isyan grubu oluşturmayan ve baş kaldırmayanlara dokunulmayacağına, bunların aleyhte propaganda yapmaları halinde uyarılacaklarına, daha ileri giderlerse de ancak ta’zir cezaları ile cezalandırılacaklarına; fiili olarak isyan edip, kamu düzenini yok etmek için harekete geçmeleri, yani suçlarının sübutu durumundaysa, savaşla yola getirilip idam edilebileceklerine yukarıda değinilmişti. Öyleyse;
1- Henüz isyan fiilini gerçekleştirmemiş, isyan etmeleri bir tarafa henüz büluğ çağına ermemiş, hatta bir kısmı henüz bebek olan şehzadelerin; ileride isyan edip, kamu düzenini bozup, fitneye sebebiyet verebilecekleri gerekçesiyle öldürülmeleri İslam hukukuna uygun mudur ?
2-Daha açık soralım: Bireyin suçu sabit değilken, suç fiilini işlemek için harekete dahi geçmemişken, sadece ihtimaller üzerinden ölüm kararı verilebilir mi ?
3-“İleride suç işleyebileceği” varsayımı üzerine, İslamiyet’in kutsal saydığı yaşam hakkı kişinin, elinden alınabilir mi ?
4-Varsayım ve ön kabuller üzerine hüküm bina edilebilir mi ?
5-Öyleyse nasıl oluyor da suçu sabit olmayan, hatta suç işlemek için eyleme dahi geçmeyen, hatta bir kısmı kundakta olan bebeklerin/kişilerin öldürülmesi meşru kabul edilebiliyor?
6-Nasıl oluyor da İslamiyet’in temel prensiplerine temelden aykırı olan, İslam’dan önceki Türk Devletlerinde dahi bulunmayan bu uygulamayı özellikle muhafazakar tarihçiler sonuna kadar savunabiliyor?
7-Hatta bir kısmı daha da ileriye giderek, “Osmanlı hanedanının hiçbir fazileti olmasaydı dahi, devlet ve toplum için kendi kardeşlerini feda etmeleri onların ne kadar faziletli kişiler olduklarını ispata kâfidir” deyip, kardeş katlini, kendi inandıkları dinin değerleriyle çelişme pahasına, normal göstermeye çalışıyorlar?
Bu yaman çelişkiyi anlamak gerçekten mümkün değildir.
Tüm bu bilgi ve analizlerin ışığında;
Kardeş katli uygulamasının İslam ceza hukuku ile ilgili olmadığı, sırf egemenlik anlayışı ve saltanatın intikali usulü nedeniyle doğduğu, Osmanlıların ilk dönemlerinde fiili olarak uygulandığı, Fatih döneminde yasal hale getirildiği ve XVII. yüzyılın ortalarından sonra da terk edildiği söylenebilir.