İslamiyet’ten
önce Orta Asya’da kurdukları devletlerde “karizmatik
hükümranlık anlayışını” benimsemiş olan Türkler; Kağan’ın milleti yönetme yetkisini
Gök Tanrı’dan aldığına, ancak Tanrının kendisine “kut” vermesi halinde tahta oturabileceğine inanıyorlardı. Nitekim Bilge
Kağan Göktürk Kitabelerinde, “Tanrı irade
ettiği ve Kut’u olduğu için Kağan olabildiğini” vurgular. Yusuf Has Hacib de
ünlü siyasetname Kutadgu Bilig’de; “Kısmet
Kut’tan doğar. Hükümdarlığa giden yol ondan geçer. Her şey Kut’un elinin
altındadır. Bey! Bu makama sen kendi gücün ve isteğin ile gelmedin, onu sana
Tanrı verdi. Hükümdarlar iktidarları Tanrı’dan alırlar” demektedir.
İslami dönemde
de geçerliliğini sürdüren Kut Anlayışı sayesinde, halkın hanedana ve hükümdara
sadakati pekiştirilmiş ve mutlak itaati sağlanmıştır. Halk, Kağan olan kişinin
Tanrı’nın izni ve kutuyla, özel olarak seçilerek iktidara geldiğini
düşündüğünden ona itaati kesin bir zorunluluk olarak değerlendirmiştir.
Türk Devlet
geleneğinde, İslam öncesinde olduğu gibi İslami dönemde de, Hükümdarın
vefatının ardından tahta hangi şehzadenin geçeceği konusunda kesin bir kural
olmayıp, kut yetkisinin kan yoluyla babadan oğula geçtiğine, bu sebeple de tüm şehzadelerin
tahta çıkma haklarının olduğuna inanılırdı. Böylece Hükümranlık hakkı yalnız
bir şehzadeye tahsis edilmeyerek ailenin en liyakatlisinin hükümdar olmasına imkân
tanınmış olurdu. Sonuçta adaylardan hangisi kamuoyunu ikna ederse tahta o otururdu.
Şehzadeler arası iktidar mücadelesi bir anlamda mubah görülüyordu. Bu anlayışın
doğal bir sonucu olarak da ölen her hükümdardan sonra tekrarlanan iç savaşlar
nedeniyle devlet zafiyet yaşar ve çoğunlukla da kısa süre içinde parçalanırdı.
Veraset
anlayışı; İslami dönemdeki Karahanlılar, Büyük Selçuklular ve nihayet Türkiye
Selçuklularında da Kut inancına göre şekillenmiştir. “Ülke toprakları, hanedan üyelerinin ortak malı” kabul edildiğinden,
feodal esaslara göre hanedan üyeleri arasında bölüşülmüştür. Türkiye Selçuklularının
büyük hükümdarı II. Kılıçaslan, uzun ve başarılı saltanatının sonunda, Türk
devlet töresine uyarak, devleti on bir oğlu arasında üleştirmiş, kendisi de
Konya’da Sultan sıfatıyla hüküm sürmeye devam etmişti. Böylece Türkiye
Selçukluları on bir devlete ayrılmış, ancak daha onun sağlığındayken,
şehzadeler arasındaki hâkimiyet mücadelesi yeniden alevlenmişti.
Osmanlı
Devletinin ilk üç yüzyılında da padişahın vefatından sonra, hangi şehzadenin tahta
oturacağını belirleyen bir kural konmamış, hükümdarı belirleme yetkisinin Padişaha
değil, Tanrıya ait olduğu düşünülmüştür. Bu noktada, ileri gelen devlet
adamlarının tercihleri belirleyici olmuştur. Ancak vüzera ve ümeranın onayını
alarak tahta çıkan Şehzade bu kez de taht üzerinde hak iddia eden diğer
şehzadelerle savaşmak zorunda kalmıştır.
Osmanlı
Devletinin kurucusu Osman Gazi’nin vefatından sonra Orhan Bey ile kardeşi Alaeddin
Paşa meseleyi uzlaşarak çözmüşler ve sonuçta Orhan Gazi tahta oturmuştu. Ancak I.
Murat, kardeşleri İbrahim ve Halil’i ortadan kaldırıp, Bizans İmparatoru
Andronikos ile işbirliği yaparak isyan eden oğlu Savcı ile de mücadele etmek
zorunda kalmıştı.
Yıldırım
Bayezid döneminden itibaren Osmanlı Devletindeki hâkimiyet anlayışında belirgin
bir değişim yaşanmış; “ülke topraklarının
hanedanın ortak malı olduğu” düşüncesi yerine “hâkimiyetin bölünmezliği” ilkesi benimsenmeye başlamıştır. Yıldırım
Bayezid’in, devlet adamlarının onayıyla tahta geçmesinin müteakip kardeşi Yakup
Çelebiyi ortadan kaldırması bu yeni anlayışın bir sonucu gibi görünmektedir.
Yıldırım
Döneminin sonundaki Ankara Savaşı’nın ardından yaşanan ağır bunalım ve iç
savaşlar devleti yıkılışın eşiğine kadar getirmiştir. 11 sene süren Fetret Döneminde,
Bayezid’in dört oğlu arasındaki mücadelede dramatik olaylar yaşanmış ve halk bu
durumdan oldukça zarar görmüştür. Fetret döneminin etkileri sonraki iki padişah
zamanında da hissedilmiştir. Çelebi Mehmet ve II. Murat devrinde ülkeyi kasıp
kavuran kardeşler arası taht mücadeleleri, halkı canından bezdirmiş ve
kamuoyunda bu probleme bir çözüm üretilmesi konusunda güçlü bir beklenti
oluşmuştur.
Şehzadeler
arasındaki mücadelelerde devlet adamlarının desteğini alan şehzade tahta otursa
da, diğer kardeşler bir tehdit unsuru olmaya devam ediyordu. Padişahın
icraatlarından hoşnut olmayan gayrimemnun halk kitleleri ve muhalif devlet
adamları, potansiyel hükümdar adayı olan diğer şehzadenin etrafında
kümelenerek, şahsi amaçları doğrultusunda taht için kışkırtıyorlardı. Muhalif
grupların tahrikleri yeni taht kavgalarının, yeni iç savaşların fitilini
ateşliyordu. Ayrıca rakip devletler de bu iç çatışmaları derinleştirmek için
muhaliflere destek veriyor, hatta mağlubiyeti halinde şehzadenin sığınma
talebini kabul ediyor ve uygun bir vakitte yeniden serbest bırakıyorlardı.
Nitekim Bizans İmparatorluğu’nun Fetret Devri sonrasında izlediği Osmanlı
Politikası bu doğrultuda şekillenmişti. Böylece bitip tükenmek bilmeyen kanlı
iç savaşlar yeniden kızışıyor, aynı senaryo tekrar tekrar sahneleniyordu. Bu anarşik
ortamda halk perişan oluyor, askerler kırılıyor, ülke yangın yerine dönüyor,
memleketin kaynakları yok yere heba oluyordu. Ve tabii tüm bu meş'um olaylar
yaşanırken, rakip devletler bu mücadeleleri büyük bir memnuniyetle izliyorlardı.
Hem önceki Türk
Devletlerinde yaşananlar hem de Osmanlıların kuruluş devrindeki acı tecrübeler
nedeniyle bu sorunu kesin şekilde çözmeyi planlayan Fatih Sultan Mehmet
hazırlattığı Kanunnameye; “Evlâdımdan her
kimesneye saltanat müyesser ola, karındaşların nizâm-ı âlem içün katletmek
münâsibdir, ekser-i ulemâ dahi tecviz etmiştir” maddesini koydurmuştur.
Böylece aslında eskiden beri zaten uygulanagelen kardeş katli yasal hale
getirilmiş, fiili durum meşrulaştırılmıştır. Bizanslı tarihçi Dukas, “Osmanlılarda kardeş katlinin bir adet
olduğunu” , Âşık Paşazade de, “kardeşe
kıymanın, anayı atayı gussalı komanın kadim bir töre” olduğunu belirterek
bu fiili duruma dikkat çekmişlerdir.
Fatih
Kanunnamesindeki bu maddeyle beraber, “ülke
topraklarının hanedan üyelerinin ortak malı” olduğu şeklindeki eski veraset
anlayışı değişmiş ve Yıldırım Bayezid’in ilk denemesini yaptığı “hâkimiyetin bölünmezliği” prensibi
kesin şekilde yerleşmiştir.
Ancak tüm
bunlara rağmen Padişahın ölümünden sonra tahta hangi şehzadenin geçeceği konusu
yine belirsizliğini korumuştur. Tüm şehzadelerin saltanat için eşit şansa sahip
oldukları yine kabul edilmiş, ileri gelen devlet adamlarının desteğiyle tahta
çıkan şehzadenin de; “kamu düzeni” için kardeşlerini
ortadan kaldırması “münasip” görülmüştür.
Kamuoyu ise yakın geçmişte yaşanan iç
savaşlar ve anarşik olaylar nedeniyle kardeş katli uygulamasını kabullenmiş bu
konuda herhangi bir tepki göstermemiştir.
Kanunnamenin
kardeş katlini düzenleyen maddesinde geçen, kardeşlerin katlinin şart değil de “münasib” olduğu ibaresinden hareketle, kardeş katlinin bir
zorunluluk değil, ancak mecburiyet halinde başvurulabilecek bir önlem olduğu sonucun
da ulaşılabilmektedir.
Ayrıca “ekser-i ulemâ dahi tecviz etmiştir” ibaresiyle kanun maddesinin ulemanın çoğunluğu
tarafından onaylandığı söylenerek, padişahın eli güçlendirilmek istenmiştir.
Ancak tersten bir okuma yapıldığında tasarıyı onaylamayan din bilginlerinin
varlığı ve bu maddeye itiraz ettikleri de anlaşılmaktadır.
Acaba ulema
hangi gerekçelerle bu uygulamaya cevaz vermiştir? Kardeş katli uygulamasının şer’i
bir dayanağı var mıdır? Yani bu problemin çözümünde İslam Hukuku ne derece göz
önünde bulundurulmuştur? Daha açık bir ifadeyle Padişahların tahta
çıktıklarında kardeşlerini katlettirmeleri İslamiyete ne derece uygundur?
Dönemin
ulemasına göre; kardeş katli meselesinin birinci şer'î dayanağı, “devlete isyan” suçudur. Bu fiil İslâm ceza
hukukunda, “bağy” adı altında
düzenlenmiş, suçun unsurları gerçekleştiği takdirde, isyancılar idam ile cezalandırılmıştır.
Bağy suçunun unsurları; meşru
otoriteye karşı ayaklanmak, kuvvet kullanarak iktidarı ele geçirmek ve açık bir
isyan kastı içinde bulunmaktır.
Bağy suçunun cezası, unsurlarının tahakkukuna göre
değişir: Sultandan farklı düşündüğü halde bir isyan grubu teşkil etmeyen ve bir
yerde toplanarak baş kaldırmayanlara dokunulmaz. Bu muhalifler aleyhte propaganda
yaparlarsa ikaz edilirler, ileri giderlerse ta’zir
cezaları ile cezalandırılırlar. Devlete isyan ettikleri an, savaşla yola
getirilir ve idam cezasına çarptırılırlar. Ancak Müslüman oldukları için,
çoluk-çocukları esir edilmez ve malları ganimet sayılmaz. Bunlara verilen ölüm
cezası bir had cezasıdır ve hikmeti de “nizam-ı
âlemi” yani “kamu düzenini” korumaktır.
Osmanlı
hukukçuları, padişahın meşru emirlerine yapılan her çeşit itaatsizliği, kamu
düzenini bozacak her türlü isyanı, memleketteki anarşi hareketlerini, “bağy” suçu kabul etmişler, buna sebep
olanları “bâği” olarak nitelendirmişler
ve fetvalarında bu suçun cezasının idam olduğuna hükmetmişlerdir.
Elmalılı Hamdi
Yazır, “Ve la teziru vaziratün vizra
uhra” ayetini; “Hiçbir nefis başkasının
günahını çekmez. Herkes kendi yaptığı günahın cezasını kendi çeker”
şeklinde izah etmiştir. Bu ayetin işaret ettiği adalet-i mahza yani “tam adalet” anlayışına göre; bireyin hakkı,
kendi rızası olmadan toplumun selameti için feda edilemez. Ancak her şeye
rağmen, “fitne katilden daha şiddetli ve
zararlıdır” ayetine dayanarak adalet-i izafiyenin yani göreceli adaletin
tercih edilebileceği de söylenmiştir.
Peki, göreceli
adalet anlayışı hangi gerekçelerle tercih edilmiştir? Bu gerekçeleri dönemin
uleması aşağıdaki sözlerle izah etmişlerdir:
§
“Zarar-ı âmmı
def için zarar-ı has ihtiyar olunur”: Genel bir zararı bertaraf etmek için özel bir zarar
tercih dilebilir.
§
“Def-i mefasid
celbi menafiden evladır”: Kötülüklerin savuşturulması iyiliklerin
kazanılmasından önce gelir.
§
“Zarar-ı eşedd
zarar-ı ehaff ile izale olunur”: Büyük bir zararı telafi için, küçük zarar göze
alınabilir.
§
“Ehven’üş
şerreyn ihtiyar olunur”: İki kötü durumdan hangisi daha az zararlı ise o
tercih edilir.
Aslında İslam
hukukunun temel prensipleri olan bu ilkelerden hareketle; “mutlak adaletin mümkün olmadığı durumlarda toplumun güven ve huzuru
için, göreceli adaletin tercih edilebileceği” söylenmiş, kamu yararının söz
konusu olduğu hallerde bireyin uğradığı zarardan vazgeçilebileceği
düşünülmüştür.
Kemal Paşazade de
kardeş katlinin gerekçelerini şu sözlerle savunur: Sığamaz bir niyama iki şimşir, duramaz bir günam içre iki şir. Çün Şah
baştır memleket ona ten, yaraşmaz iki başlı olmak bir beden. Sığar bir kilim
içine on geda, bir iklime sığmaz iki Padişah!
Günümüz
Türkçesiyle izah edecek olursak: “Bir
kında iki kılıç, bir ormanda iki aslan olmaz. Hükümdar baş, memleket ise
tendir, vücuttur, İki başlı bir beden olamaz. Bir kilime on derviş oturur,
ancak bir iklime iki padişah sığamaz.”
İşte Osmanlı
Devletinde I. Murat’tan itibaren bir asır boyunca fiili, Fatih’ten itibaren de
iki asır boyunca resmi olarak uygulanan kardeş katlinin gerekçeleri bunlardır.
Şimdi de Kanunname-i Al-i Osman’da kardeş katlini
düzenleyen meşhur maddenin Fatihten sonraki uygulamasını inceleyelim. Acaba
Fatih Sultan Mehmet’ten sonra neler yaşandı? Kanun maddesinin pratikteki
uygulaması nasıl oldu? İstenen sonuç alınabildi mi? Zaman içinde şartların
değişmesiyle birlikte uygulama da değişti mi? Kamuoyunun yaşananlar
karşısındaki tutumu nasıl oldu?
Aslında Fatih Kanunnamesi,
Hükümdarın vefatını müteakip tahta hangi şehzadenin geçeceği konusunda bir
düzenleme yapmıyor , böylece yüzyıllardır devam edegelen gelenek aynen
benimsenmiş oluyordu. Yeni hükümdarın belirlenmesi bir anlamda kadere
bırakılmış oluyordu. Bu yüzden Fatih’in vefatının ardından oğulları Cem ile Bayezid
arasında şiddetli bir taht kavgası yaşandı. Ricali devletin ve kapıkullarının
desteğini alan Bayezid meşru hükümdar olarak tahta oturunca kardeşi Cem “baği” pozisyonuna düştü. Mücadeleyi
kaybedince de Osmanlı ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Cem’in oğlu Oğuz Han ise
amcası Bayezid tarafından ortadan kaldırılmaktan kurtulamadı.
II. Bayezid
uzun süren saltanatının sonlarına doğru, geleneğe aykırı bir biçimde, ortanca
oğlu Ahmet’i veliaht yapmak ve tahta geçirmek isteyince diğer şehzadelerin ve
bazı devlet adamlarının şiddetli itirazlarıyla karşılaştı. Babasının kanuna ve
geleneğe aykırı olan bu tutumuna karşı mücadele yolunu seçen ve kapıkullarının
da desteğini kazanan şehzade Selim sonunda babasını tahttan çekilmeye ve emekli
olmaya zorladı. II. Bayezid, oğlu Selim’den kendisine karşı koymadıkları sürece
kardeşlerini öldürtmeyeceğine dair söz alarak, tahttan feragat ettiğini ilan
etti (1512). Fakat Selim babasına verdiği söze rağmen Kanunnamenin ilgili
maddesine dayanarak, daha önce ecelleriyle ölen kardeşlerinin beş oğlunu yani
yeğenlerini, ortadan kaldırdı. Ardından saltanata meyilli olduğu iddiasıyla ağabeyi
Korkut’u, giriştiği taht mücadelesi sonucunda da diğer ağabeyi Ahmed ile onun
şehzadelerini bertaraf ederek rakipsiz kaldı.
Yavuz Selim’in
ölümünden sonra, tek şehzade olan I. Süleyman (1520-1566) tahtı sorunsuzca
devralmışsa da, uzun süren Padişahlığı döneminde oğullarıyla ciddi sorunlar
yaşadı ve önce Mustafa ardından da Bayezid idam edildi. II. Selim’den itibaren sadece
en büyük şehzade sancağa gönderilmeye diğer şehzadeler ise sarayda tutulmaya başlandı.
Babası öldüğünde Manisa sancağında bulunan III. Murat, haberi alır almaz derhal
Payitahta geldi ve cülus töreninin ardından beş erkek kardeşinin “giderilmesini” emretti. III. Murat’ın büyük
şehzadesi III. Mehmet ise tahta oturduğunda tam 19 erkek kardeşini ortadan
kaldırttı. Aynı Padişah ilerleyen yıllarda da büyük oğlu Mahmut’u, tahtta gözü
olduğu gerekçesiyle idam ettirecekti. Ancak artık kamuoyu, şehzadelerin “siyaset edilmelerine” tepki göstermeye ve
homurdanmaya başlamıştı.
Fatih’ten
sonra, tahta oturup da erkek kardeşine dokunmayan ilk Padişah I. Ahmet’tir
(1603-1617). O, değişik nedenlerden ötürü kardeşi Mustafa’yı katlettirmemiştir.
Sultan Ahmet’in ani ve genç yaşta ölümünün ardından kardeşi Mustafa’nın
cülusuyla birlikte Osmanlı tarihinde ilk kez bir Padişahtan sonra yerine oğlu
değil de kardeşi tahta çıkmıştır. Kısa süren Padişahlığının ardından Sultan
Mustafa’nın yerine I. Ahmet’in oğlu II. Osman (Genç) Padişah olmuştur(1618). Başlangıçta
kardeşlerine dokunmayan Genç Osman Lehistan seferine çıkarken en büyük kardeşi Mehmet’i
Kanunnameye dayanarak ortadan kaldırmak istediyse de Şeyhülislam Esat Efendi bu
talebe fetva vermemiştir. Ancak II. Osman daha sonra Rumeli kazaskeri olacak Taşköprülüzade’den
aldığı fetvayla büyük kardeşini boğdurtmuştur. IV. Murat tahta cülus ettiğinde şehzadelere
dokunmadıysa da İran seferlerinden önce dört kardeşinden üçünü ortadan kaldırıp
sadece İbrahim’i bırakmıştır.
Burada dikkat
çekici olan nokta, II. Osman’ın da IV. Murad’ın da tahta çıktıklarında değil de
sefere giderken gerideki kardeşlerinin bir fitne çıkarması ihtimaline binaen şehzadeleri
boğdurtmuş olmalarıdır. Yani kardeş katli uygulaması yavaş yavaş esnemeye ve terk edilmeye başlamıştır. Bundan sonra gelen Padişahların sefere çıkmamış
olmaları da kardeş katli uygulamasının terk edilmesinde önemli bir etken olsa
gerektir. Ayrıca daha evvel fetvaya ihtiyaç duymaksızın Kanunnameye istinaden
yapılan kardeş katllerinde ilk kez Genç Osman’ın fetva alma ihtiyacı duyması da
ilginçtir.
Oğlu olmayan
IV. Muradın ölümünden sonra yerine kardeşi İbrahim(1640), İbrahim’in hal’inden
sonra ise kardeşi olmadığından oğlu IV. Mehmet küçük yaşta Padişah olmuştur(1648).
Böylece artık hanedanın en büyük erkek üyesinin Padişah olma uygulaması benimsenmiştir.
Kardeş katlinin
bu şekilde ortadan kalkması başka bir çirkin uygulamaya zemin hazırlamıştır: Artık
sancaklara gönderilmeyen ve Topkapı Sarayı’nda kafes hayatı yaşamaya,
odalarında yaşlarına göre taht sırasını beklemeye başlayan şehzadelerin sınırlı
sayıda cariye ile ilişki kurmalarına izin verilmeye, gebeliği engellemek için de
çok sıkı tedbirler uygulanmaya başlanmıştır. Ancak her şeye rağmen gebeliğin
önlenememesi durumunda dünyaya gelen erkek çocuklar derhal öldürülmüşlerdir. Bu
insanlık dışı uygulamanın ne zaman ortadan kalktığı kesin olarak bilinmese de XVIII.
yüzyılın sonlarına kadar sürdüğü tahmin edilmektedir.
Kardeş katli
meselesinin dayanağını, gerekçelerini ve tarihsel gelişimini detayıyla
anlattıktan sonra artık bazı soruları sormanın zamanı gelmiş bulunuyor:
İslam ceza hukukuna
göre; sultandan farklı düşündüğü
halde bir isyan grubu oluşturmayan ve baş kaldırmayanlara dokunulmayacağına, bunların
aleyhte propaganda yapmaları halinde uyarılacaklarına, daha ileri giderlerse de
ancak ta’zir cezaları ile cezalandırılacaklarına; fiili olarak isyan edip, kamu
düzenini yok etmek için harekete geçmeleri, yani suçlarının sübutu durumundaysa,
savaşla yola getirilip idam edilebileceklerine yukarıda değinilmişti. Öyleyse;
1- Henüz isyan
fiilini gerçekleştirmemiş, isyan etmeleri bir tarafa henüz büluğ çağına
ermemiş, hatta bir kısmı henüz bebek olan şehzadelerin; ileride isyan edip,
kamu düzenini bozup, fitneye sebebiyet verebilecekleri gerekçesiyle öldürülmeleri
İslam hukukuna uygun mudur ?
2-Daha açık soralım:
Bireyin suçu sabit değilken, suç fiilini işlemek için harekete dahi
geçmemişken, sadece ihtimaller üzerinden ölüm kararı verilebilir mi ?
3-“İleride suç işleyebileceği” varsayımı
üzerine, İslamiyet’in kutsal saydığı yaşam hakkı kişinin, elinden alınabilir mi
?
4-Varsayım ve
ön kabuller üzerine hüküm bina edilebilir mi ?
5-Öyleyse nasıl
oluyor da suçu sabit olmayan, hatta suç işlemek için eyleme dahi geçmeyen,
hatta bir kısmı kundakta olan bebeklerin/kişilerin öldürülmesi meşru kabul
edilebiliyor?
6-Nasıl oluyor
da İslamiyet’in temel prensiplerine temelden aykırı olan, İslam’dan önceki Türk
Devletlerinde dahi bulunmayan bu uygulamayı özellikle muhafazakar tarihçiler
sonuna kadar savunabiliyor?
7-Hatta bir
kısmı daha da ileriye giderek, “Osmanlı
hanedanının hiçbir fazileti olmasaydı dahi, devlet ve toplum için kendi
kardeşlerini feda etmeleri onların ne kadar faziletli kişiler olduklarını
ispata kâfidir” deyip, kardeş katlini, kendi inandıkları dinin değerleriyle
çelişme pahasına, normal göstermeye çalışıyorlar?
Bu yaman
çelişkiyi anlamak gerçekten mümkün değildir.
Tüm bu bilgi ve
analizlerin ışığında;
Kardeş katli uygulamasının
İslam ceza hukuku ile ilgili olmadığı, sırf egemenlik anlayışı ve saltanatın
intikali usulü nedeniyle doğduğu, Osmanlıların ilk dönemlerinde fiili olarak
uygulandığı, Fatih döneminde yasal hale getirildiği ve XVII. yüzyılın
ortalarından sonra da terk edildiği söylenebilir.