Tarih biliminin çalışma alanı, M.Ö. 600.000'lerden günümüze kadar
tüm yeryüzünde olup biten olayları araştırdığı için, son derece geniştir.
Diğer taraftan tarihe kaynaklık edecek verilerin çeşitliliği; filoloji,
coğrafya, paleografi, epigrafi, antropoloji ve arkeoloji gibi bazı bilim
dallarından yararlanmayı zorunlu hale getirmiştir.
“Geçmişin incelenmesi” anlamındaki
iki Yunanca sözcükten türetilen arkeoloji; özellikle yazının icadından
önce (M.Ö.600.000-M.Ö.3500) yaşamış insanlarla ilgili bilgi
edinebilmemizi sağlar. Arkeologlar, insanın geçmişini geride bıraktığı
maddi kültür belgelerine dayanarak inceler. Arkeolojik kazılar sonucu ortaya
çıkarılan buluntuları incelerken o topluluğun ekonomisini, inançlarını ve insan
ilişkilerini de araştırırlar.
Yazının kullanıldığı dönemler için de, arkeolojik bulgular çok değerli
olabilir. Çünkü yazılı kaynaklar her zaman korunamamış, doğada kaybolmuş
olabilirler. Ayrıca yazının icadından sonraki dönem, uzun insanlık tarihi
içerisinde sadece 6000 yıl gibi çok kısa bir dönemi kapsamaktadır. Ancak
insanlığın yüz binlerce yıllık bir geçmişi vardır. İşte bu karanlık ve uzun
zaman diliminin aydınlatılabilmesi için kapsamlı arkeolojik kazıların
yapılması, buluntuların teknolojik yöntemlerle incelenmesi, tarihlendirmelerin
doğru olarak tespit edilmesi gibi çalışmalar gerekmektedir.
Bazen bir pişmiş toprak, bir mezar, bazen bir mezar hediyesi,
mimari bir kalıntı o tabakanın hangi döneme ait olduğunun belirlenmesini
sağlar. Böylece o bölgede hangi kültürlerin yaşadığı tespit edilir. Daha önce
karşılaşılmayan bir şey bulunduysa bu yeni bir bilgi olarak literatüre eklenir.
Toprak altında binlerce yıldır kalan bir verinin ortaya çıkarılmasıyla daha
önce olmayan, bilinmeyen bir bilgi gün yüzüne çıkmış olur. Ulaşılan
bu yeni bilgi, bilimsel yöntemlerle araştırılması ve ispatlanması halinde, literatüre
dâhil edilir ve bu da var olan bilginin değişmesi anlamına gelir.
Örneğin 1977 yılına kadar Osmanlı Devletinde ilk parayı Osman
Bey’in oğlu Orhan Gazi’nin bastırdığı kabul edilmekte ve ders kitaplarında bu
bilgi yer almaktaydı. Ancak 1980 yılında nümizmat İbrahim Artuk, “Osmanlı
Beyliği’nin Kurucusu Osman Gazi’ye Ait Sikke” adlı makalesiyle yeni
bir parayı bilim dünyasına tanıttı. Sikkenin üzerinde; “Duribe Osmân
bin Ertuğrul” (Ertuğrul
oğlu Osman tarafından bastırıldı) yazıyordu. Bu
yeni bulgunun doğruluğunun kabul edilmesiyle birlikte eski bilgiler değişime
uğradı ve Milli Eğitim Bakanlığının ders kitaplarında, Osmanlı Devletinin
tarihinde ilk parayı Osman Bey’in bastırdığı yazılmaya başlandı.
"Tarihi bilgilerin değişebilirliğine” bir başka örnek de Kanuni Sultan Süleyman ile ilgilidir: Ders
Kitaplarında daha önce, Kanuninin 1495’te doğduğu yazarken, Prof. Dr. Feridun
Emecen’in yakın zamanda yaptığı çalışmalar sonucunda, Kanuni’nin 1495’te değil
1494’ün mayıs ayında dünyaya geldiği anlaşıldı.
İstanbul'daki Marmaray Projesi kapsamında yapılan kazılarda elde
edilen arkeolojik bulgular, tarihi bilgilerimizin değişebileceğine dair güncel
ve çarpıcı bir örnekle daha karşılaştırdı bizleri. Zira Yenikapı
Arkeolojik kazılarında elde edilen bulgular İstanbul’un bilinen tarihini
temelinden değiştirmekteydi. Fakat değişen bilgilerimizin neler
olduğunu daha iyi anlayabilmek için öncelikle İstanbul’un tarihine kısaca bir
göz atalım:
İstanbul’un çevresindeki en eski yerleşim yeri Küçükçekmece
Gölü’nün kuzeyinde bulunan Yarımburgaz Mağarası’dır. İnsanlığın avcılık ve
toplayıcılık dönemlerine ilişkin izler taşıyan bu mağarada yapılan kazılar
sonucunda, Paleolitik Çağa ait buluntulara rastlanmış ve bu bulgulardan
hareketle arkeologlar bu mağarada yaşamın tahminen M.Ö. 300.000 civarında
başladığını belirlemişlerdir. Ayrıca Türkiye’nin bilinen en eski yerleşim
yerinin de Yarım Burgaz Mağarası olduğu kabul edilmektedir. İstanbul’un Anadolu
yakasındaki Kadıköy Fikirtepe civarında ve Pendik bölgesinde ise Neolitik Döneme
ait (M.Ö.6000) köy yerleşimleri olduğuna dair bulgular mevcuttur. Haliç
kıyılarında ise ilk yerleşimin milattan önce 3000’li yıllara kadar gittiği
saptanmıştır. Romalı yazar Plinius’un, Alibeyköy ve Kâğıthane civarında çok
önceden kurulmuş Lycos adında
bir köyün olduğunu söylemesi bu bilgileri teyit eder niteliktedir. Ancak Tarihi
Yarımada dediğimiz Sarayburnu ve Suriçi’nde bu kadar eski zamanlarda yaşam
olduğuna dair hiçbir kanıt yoktur. Aslında bu durum son derece tuhaftır. Çünkü
Küçükçekmece’de, Fikirtepe’de ve Haliç kıyılarında Tarih Öncesi Dönemde yaşam
olup da; her açıdan yaşamaya çok daha elverişli olan Tarihi Yarımada’da
yerleşimin başlamamış olması mantıklı görünmüyor. Fakat tarihçilerin ve
arkeologların elinde hiç bir kant olmadığı için, yakın zamanlara kadar
yarımadada ilk yerleşimin MÖ. VII. yüzyılda başladığı kabul edilmiştir. Bu
bağlamda İstanbul şehrinin kuruluşuyla ilgili en çok kabul gören düşünce;
kentin M.Ö.
659’da Atina yakınlarından gelen Megaralılar tarafından, bugünkü Sarayburnu’nda, Topkapı
Sarayı ile Ayasofya’nın bulunduğu yerde kurulduğudur. Megaralıların
komutanının adı Byzas olduğu içinde de kente kurucusuna izafeten Byzantion adı
verilmiştir. Başlangıçta küçük bir şehir olmasına karşın, coğrafi konumu ve
stratejik önemi ile çevredeki büyük devletlerin hedefi haline gelen kent,
birçok kez işgale uğramıştır. Önemli bir ticaret şehri haline gelerek bir hayli
gelişen Byzantion M.Ö. 340’da Makedonyalılar tarafından kuşatıldıysa da
direnmeyi başarmıştır. M.S. 73’te ise Roma İmparatorluğu’nun hâkimiyetine
girmiştir.
İstanbul’un Değişen Tarihi: Yenikapı Arkeolojik Kazıları
İstanbul’un ulaşım sorununu çözmek amacıyla tasarlanan Marmaray ve
Metro Projelerinin istasyonlarının inşası aşamasında açığa çıkan arkeolojik
bulgular üzerine, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın izniyle, İstanbul Arkeoloji
Müzeleri Müdürlüğü başkanlığında, 2004 yılında Yenikapı’da arkeolojik kazılara
başlanmıştı. Marmaray ve Metro İstasyonlarının kazılması aşamasında,
İstanbul’un geçmiş dönemlerine ait çok sayıda arkeolojik buluntu gün yüzüne
çıkarıldı. 2004 yılında başlayan arkeolojik kazı çalışmalarında deniz
seviyesinin +3 metre üstünden -10 metreye inildi. Sırasıyla, Cumhuriyet,
Osmanlı ve Bizans Dönemi’ne ait önemli bulgulara ulaşıldı. 2004 yılından
itibaren Marmaray-Metro İnşaatı çalışmaları kapsamında, Yenikapı Bölgesinde
yürütülen arkeolojik kazılar sonucunda elde edilen bulgu ve verilerin
ortaya koyduğu sonuçları şöyle sıralayabiliriz:

+3 ile –1 metreler arasındaki kültür dolgusu içinde Cumhuriyet ve Osmanlı dönemine ait mimari kalıntılar ve taşınabilir küçük buluntulara rastlanmış, on dokuzuncu yüzyıla ait atölye ve işliklere ulaşıldı. Bölgenin on altıncı ve on yedinci yüzyıllarda bahçe olarak kullanıldığı anlaşıldı. Bir alt katmanda ise on üçüncü yüzyıllara tarihlenen bir Bizans kilisesi gün yüzüne çıkarıldı.
–1 ile –6,5 metre arasında, Yenikapı’da erken Bizans
döneminin ve kuvvetle muhtemel antik dünyanın en büyük limanı olan Theodosius
Limanı gün ışığına çıkarıldı. Dördüncü yüzyılda Bizans İmparatoru Theodosius Döneminde
inşa edilen yedinci yüzyıla kadar aktif olarak kullanıldığı bilinen limanın,
Lycos yani Bayrampaşa Deresinin taşıdığı kumlarla dolmaya başladığı tespit
edildi. On birinci ve on ikinci yüzyıllarda küçülen limanın 13.yüzyıldan
itibaren tamamen dolduğu ve yok olduğu anlaşıldı. Bizans dönemine ait
haritalarda ve gravürlerde bu limandan bahsedilmekle beraber tam konumu ve
kesin sınırları bilinmiyorken, kazılar neticesinde Theodosius Limanının
varlığı kesin şekilde ispatlanmış, sınırları ve konumu da kesin olarak tespit
edilmiştir. Ayrıca onlarca ahşap iskele kazıkları bulunmuştur.
Theodosius Limanı’nın tabanındaki kazılar esnasında, dördüncü
yüzyıl ile on birinci yüzyıllara tarihlenen otuz altı adet gemi ve tekne
kalıntısına rastlandı. Bu şimdiye kadar bulunanlar içinde dünyanın en geniş repertuarına
sahip antik tekne koleksiyonuydu. Dünyanın hiçbir yerinde
bulunmayan tekne türlerine burada tesadüf edildi. Gemilere ait ahşap
kalıntılarının çatlayıp dökülmesini engellemek için bulunan gemi kalıntıları
belgelendirilerek, parça parça kaldırılıp su havuzlarına alındı. Literatüre gemi inşa teknolojisi ve gemi
arkeolojisi alanında yepyeni bilgiler kazandırıldı.
Liman alanında elde edilen gemilerden dört tanesinin yüküyle yani
kargosuyla birlikte, aniden, muhtemelen mayıs veya haziran aylarında, fırtına
sonucunda battığı anlaşılmaktadır. Çünkü amforaların içinde çürümüş kiraz ve
vişne çekirdeklerine rastlanmıştır. Bu dört batıktan birinin içinden de on altı
adet amfora yani bir nevi varil bulunuştur. Bu amforaların içindeki malzemeler
de Bizans Dönemi’ne ait değerli kültürel, ekonomik ve ticari bilgiler
sağlamıştır.
Liman alanı içinde dönemin inanç sistemine, ölü gömme adetlerine,
kıyafet kültürüne dair birçok malzeme bulunmuştur. Alan içinde otuz beş bin envanterli eser ve binlerce
etüt edilebilecek kırık parçalar toplanmıştır. Envarterlik eserlerin müzede
sergilenmesi söz konusu olabilecek iken etütlük eserler de İstanbul tarihini
araştıracak olanlara veri sağlayacaktır.
Liman tabanının altındaki denizin içindeki taş ve kayalık
tabakanın sondajı ise, çok daha farklı bir malzeme türünü gün ışığına
çıkarmıştır. O güne değin bilinen Bizans ya da Roma dönemine ait malzemeden
farklı profillerde olarak, daha kaba, elle yapılmış, miktar olarak daha az bir
malzeme türüyle karşılaşılmıştır. Bu malzeme, tarih öncesinde de yerleşim
olduğu yönünde bir kanaat oluşturmuştur. Devam eden kazılar sonucunda neolitik döneme ait, yani
insanlığın ilk kez tarım ve hayvancılık yapmaya başladığı döneme ait bir köy
bulunmuştur. Bu tabakada; günümüzdeki cam ve porselenin ilk süreci
sayılabilecek pişmiş toprak parçaları, çanak çömlek kalıntıları, günlük
kullanım eşyaları, ahşap alet parçaları ve mimari izler takip edilmiştir. Elde
edilen malzemenin tarihlendirilmesi sonucunda Yenikapı’daki bulguların
Fikirtepe ve Pendik yerleşimleriyle çağdaş olduğu, yani takriben MÖ. 6000
civarında olduğu görülmüştür. Özellikle Fikirtepe’deki malzemeyle Yenikapı’daki
malzemelerin, form açısından, malzeme açısından, üzerindeki süslemeler
açısından neredeyse birebir aynı olduğu görülerek şu sonuca ulaşılmıştır:
Anadolu yakasında Fikirtepe’de bir köy yerleşiminin olduğu aynı yıllarda
Yenikapı’da da bir yerleşim alanı vardı. İşte Yenikapı Kazılarının bilimsel
olarak en önemli sonucu budur:
Yenikapı Neolitik Yerleşmesi tarihi yarımadanın yerleşim tarihini
günümüzden yaklaşık 8500 yıl geriye taşımıştır. Yani İstanbul’un günümüzden
2700 yıl önce kurulan bir Megara kolonisi değil, 8500 yıl önce yaşamın tüm
canlılığıyla devam ettiği bir neolitik yaşam merkezi olduğu anlaşılmıştır.

Jeologlar, takriben 7000 yıl önce boğazların her ikisinin de henüz oluşmadığı zamanlarda, Marmara Denizi’nin bir göl olduğunu, birer nehir olan boğazların bu göle aktıklarını, küresel deniz seviyesinin yükselmesiyle birlikte de Akdeniz’in suyunun Marmara’ya karışması sonucunda Marmara Denizi’nin taşmasıyla buradaki köyün su altında kaldığını tahmin etmektedirler. Ancak bunun bir su baskını şeklinde değil de yavaş yavaş olduğu için insanlar daha geri bölgelere taşınmışlardır. Bir ihtimal Vatan Caddesine doğru bir taşınma olmuştur. Yani Vatan Caddesi civarında yapılacak titiz bir kazı bizi İstanbul’un Demir Çağına ait bir yerleşim yeriyle karşılaştırabilir. Bizler henüz İstanbul’un Demir çağına ait bilgilere ulaşabilmiş değiliz. Yani M.Ö. 6000 ile M.Ö. 649 yılları arasında uzun bir boşluk dönemi vardır. Yenikapı Neolitik Yerleşmesi tarihi yarımadanın yerleşim tarihini günümüzden yaklaşık 8500 yıl geriye taşımıştır. Elde edilen bulgular bölgenin Neolitikleşme sürecini gözler önüne sermektedir.
Bundan 8000
yıl önce Marmara Denizi’nin günümüzdeki kıyılara sahip olmadığı da
anlaşılmıştır. Tahminen kıyının 200 metre daha içeride, yani şu an kazı
yapılan alanda olduğu belirlenmiştir. Çünkü kazı alanının alt katmanlarında
yoğun olarak deniz kumuna ve deniz kabuklarına rastlanmıştır. Yani sadece
arkeolojik değil jeolojik açıdan da bu kazı yeni bilgilere ulaşmamızı
sağlamıştır.
Tüm bunlarla beraber kazı alanında iki değişik türde mezar şekline
rastlanmıştır. Biri “hocker” yani
cenin pozisyonu tabir edilen gömü şeklidir. Diğer mezar tipi de kişinin
ölümünün ardından cesedinin yakılarak (kremasyon) çömlek içine konması ile
oluşan gömü şeklidir. Hocker pozisyondakilerin ikisinin büyük ikisinin de küçük
bireye ait olduğu anlaşılmıştır. Çok yakın bir alan içerisinde iki tip mezarın
bulunmasıyla, birbirine yakın alanlar içinde iki ayrı gömü geleneğine
rastlanmış oldu. Bu yeni bilgi, dinler tarihi
uzmanlarının değerlendirmesi gereken bir durum olabilir. Bunlar acaba
aynı kültürün insanlarının farklı gelenekleri mi; yoksa farklı kültürlerin
gelenekleri mi? Ya burada bir arada yaşayan iki ayrı grup var, herkes kendi
gömme geleneğini devam ettiriyor ya da aynı kültür içinde iki ayrı gelenek
oluşmuş, onlar devam ediyor. Bu bilgilerin netleşebilmesi için iskeletlerin C14
ve DNA testlerinin yapılması ve birtakım analiz sonuçlarının alınması
gerekmektedir. Böylece dönemin dini
inançları, ölü gömme adetleri, mezarlarda günlük kullanım eşyaları, kaplar,
ahşap aletler, oklar ve mızraklar elde edilmiştir.

Ayrıca mezarlarda günlük kullanım eşyalarına rastlanmıştır. Kaplar, ahşap aletler, oklar ve mızraklar elde edilmiştir. Bu aletler tarihlendirme aşamasında oldukça işe yaramaktadır. Buradaki mezarların neolitik döneme ait olduğu kesindir. Çünkü o dönemin ölü gömme karakteristiğini ve çok iyi bir şekilde yansıtıyor. Yenikapı Arkeolojik Kazılarında görevli uzmanlardan biri olan arkeolog Mehmet Ali Polat, kendisiyle yaptığımız söyleşide; bulunan malzemenin tarihlendirilmesi meselesini yalın bir örnekle açıklamaktadır: “Arkeologların en iyi yaptığı şeylerden bir tanesi tarihlendirmedir. Bir eserin hangi döneme ait olduğunu, aldıkları eğitime binaen zaten bilirler. Bu, şuna benzer; iyi bir telefon tamircisi gördüğü telefonun özelliklerine bakarak aşağı yukarı onun hangi yıllara ait olduğunu söyleyebilir. Her dönem farklı bir nitelik taşıdığı için siz dönemleri iyi bilirseniz karşılaştığınız buluntunun hangi döneme ait olduğunu rahatlıkla anlarsınız. ”
2011 yılında deniz tabanının 8,2 metre altında ayak
izlerine rastlanması ise bu kazıların belki de en çok heyecan uyandıran aşaması
olmuştur. C14 testiyle yapılan tarihlendirme çalışmaları sonucunda
Neolitik Çağ’a ait, 8000 yıllık olduğu tespit edilen toplam iki bin seksen adet
ayak izi bulunmuştur. Ayak izlerinin 35 ile 42 numara aralığında olduğu ve bu
ilk İstanbulluların ayaklarında sandalet ya da deriden mamul parçaların sarılı
olduğu anlaşılmıştır. Bazı çıplak ayak izlerine de rastlanmıştır. Her ayak izi
tek tek ölçülerek fotoğraflanıp, çizimleri yapıldıktan sonra, bu izlerin
taşınabilmesi için yaz mevsimi beklendi. Çünkü izlerin bozulmaması için en
düşük gece sıcaklığının 10 derecenin altına inmemesi gerekiyordu. Titiz bir
konservasyon ( bir bulguyu bozulmadan kaldırabilmek için sertleştirme,
dondurma, kalıplama işlemi) çalışması sonucunda izler İstanbul Arkeoloji
Müzesi’ne taşındı. Daha önce Fransa ve İngiltere’de M.Ö. 4000 yıllarına
ait izler bulunmuştu. Yani şu an Türkiye’deki M.Ö. 6000 yıllarına tarihlenen bu
ayak izleri şimdiye dek rastlanan en eski tarihli izler durumundadır. 8000
yıl önce insanların çamur üzerindeki ayak izleri zamanla kuruyarak kalıplaşmış,
dere yatağının taşması sonucu da ayak izlerinin üstü deniz kumuyla dolmuştur.
Ayak izlerinin günümüze ulaşmasının temel sebebi ise farklı içerikteki dere
kumunun izlerin içine dolmasıdır. Dere kumu taşlı çakıllı, diğer kum ise killi
olduğu için bunlar birbirine yapışmamışlar bu sayede izler kendini muhafaza
etmişlerdir. Ulaşılan bu izler İstanbul’da, Yarımada ve Sur İçi’nde,
yaşamın 2700 yıl önce değil en az 8500 yıl önce başladığını ispatlıyor. Yenikapı’daki
kazılarda çalışan arkeologlar ilk İstanbullulara ait olduğu düşünülen izler
için “törensel bir toplanmayı andırıyor” yorumunu yapmaktadır.
Bu ayak izleriyle ilgili olarak İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürü ve Kazı Başkanı Zeynep Kızıltan kendisiyle ile yaptığımız röportajda bizimle şu bilgileri paylaşmıştır: “Bu ayak izlerinin oluştuğu yer, bataklığın kenarında bir gölün kıyısında küçük bir yerleşim alanı. Dolayısıyla o killi zemin üzerinde bir sokak veya cadde düşünün, bir yürüme yolu var. Sanıyorum yanında akan bir dere var. Çünkü biz bu derenin izlerini de tespit ettik. Bu dere zamanla yükselip yolu kapatıyor. Hızlı bir şekilde bu ayak izlerinin üstü kumla doluyor. Bunun üstüne yüksek bir balçık geliyor. Zemindeki su kurumadığı takdirde, önündeki yapı değişmediği için bu izler binlerce yıl orda saklı olarak korunarak günümüze kadar gelmiştir. Yani zemin suyu kaybolsaydı, izler de kuruyup dağılacaktı. Ama zemin suyu hiç kaybolmamış, hep o standart ıslaklığı, balçığını korumuş; koruduğu için de izler içinde kalmış, izlerin üstünde kum tabakasıyla kapanmış. Biz açtığımızda süpürdükçe, kumlar gittikçe altından izler çıktı. Açık konuşmak gerekirse bunlar ilk çıktığında çok heyecanlanmıştık. Bunlar Neolitik döneme ait dünyada çok nadir bulgulardır. Daha önce benzerleri Fransa’da ve İngiltere’de bazı mağara kazılarında tespit edilmişti. Ancak bizim tespit ettiğimiz ayak izleri takriben 2000 yıl daha eskiye tarihleniyor. Yenikapı’da bunların bulunmasında çalışmak çok etkileyici bir şey. Çünkü siz onu somutlaştırıyorsunuz,o insanların bir nevi imzasını buluyorsunuz.”
Buradaki arkeolojik kazılarda ele geçen verilerin bilgiye dönüştürülmesiyle birlikte, uzman tarihçiler bu bilgileri tarihi sürecin içine yerleştireceklerdir. İşte o zaman burada ne olup bittiği çok daha iyi anlaşılacak ve bu bilgiler artık literatüre kazandırılmış olacaktır. Böylece İstanbul tarihi yeniden yazılacaktır.
Bu ayak izleriyle ilgili olarak İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürü ve Kazı Başkanı Zeynep Kızıltan kendisiyle ile yaptığımız röportajda bizimle şu bilgileri paylaşmıştır: “Bu ayak izlerinin oluştuğu yer, bataklığın kenarında bir gölün kıyısında küçük bir yerleşim alanı. Dolayısıyla o killi zemin üzerinde bir sokak veya cadde düşünün, bir yürüme yolu var. Sanıyorum yanında akan bir dere var. Çünkü biz bu derenin izlerini de tespit ettik. Bu dere zamanla yükselip yolu kapatıyor. Hızlı bir şekilde bu ayak izlerinin üstü kumla doluyor. Bunun üstüne yüksek bir balçık geliyor. Zemindeki su kurumadığı takdirde, önündeki yapı değişmediği için bu izler binlerce yıl orda saklı olarak korunarak günümüze kadar gelmiştir. Yani zemin suyu kaybolsaydı, izler de kuruyup dağılacaktı. Ama zemin suyu hiç kaybolmamış, hep o standart ıslaklığı, balçığını korumuş; koruduğu için de izler içinde kalmış, izlerin üstünde kum tabakasıyla kapanmış. Biz açtığımızda süpürdükçe, kumlar gittikçe altından izler çıktı. Açık konuşmak gerekirse bunlar ilk çıktığında çok heyecanlanmıştık. Bunlar Neolitik döneme ait dünyada çok nadir bulgulardır. Daha önce benzerleri Fransa’da ve İngiltere’de bazı mağara kazılarında tespit edilmişti. Ancak bizim tespit ettiğimiz ayak izleri takriben 2000 yıl daha eskiye tarihleniyor. Yenikapı’da bunların bulunmasında çalışmak çok etkileyici bir şey. Çünkü siz onu somutlaştırıyorsunuz,o insanların bir nevi imzasını buluyorsunuz.”

Buradaki arkeolojik kazılarda ele geçen verilerin bilgiye dönüştürülmesiyle birlikte, uzman tarihçiler bu bilgileri tarihi sürecin içine yerleştireceklerdir. İşte o zaman burada ne olup bittiği çok daha iyi anlaşılacak ve bu bilgiler artık literatüre kazandırılmış olacaktır. Böylece İstanbul tarihi yeniden yazılacaktır.





