İslamiyet’ten
önce Orta Asya’da kurdukları devletlerde “karizmatik
hükümranlık anlayışını” benimsemiş olan Türkler; Kağan’ın milleti yönetme yetkisini
Gök Tanrı’dan aldığına, ancak Tanrının kendisine “kut” vermesi halinde tahta oturabileceğine inanıyorlardı. Nitekim Bilge
Kağan Göktürk Kitabelerinde, “Tanrı irade
ettiği ve Kut’u olduğu için Kağan olabildiğini” vurgular. Yusuf Has Hacib de
ünlü siyasetname Kutadgu Bilig’de; “Kısmet
Kut’tan doğar. Hükümdarlığa giden yol ondan geçer. Her şey Kut’un elinin
altındadır. Bey! Bu makama sen kendi gücün ve isteğin ile gelmedin, onu sana
Tanrı verdi. Hükümdarlar iktidarları Tanrı’dan alırlar” demektedir.
İslami dönemde
de geçerliliğini sürdüren Kut Anlayışı sayesinde, halkın hanedana ve hükümdara
sadakati pekiştirilmiş ve mutlak itaati sağlanmıştır. Halk, Kağan olan kişinin
Tanrı’nın izni ve kutuyla, özel olarak seçilerek iktidara geldiğini
düşündüğünden ona itaati kesin bir zorunluluk olarak değerlendirmiştir.
Türk Devlet
geleneğinde, İslam öncesinde olduğu gibi İslami dönemde de, Hükümdarın
vefatının ardından tahta hangi şehzadenin geçeceği konusunda kesin bir kural
olmayıp, kut yetkisinin kan yoluyla babadan oğula geçtiğine, bu sebeple de tüm şehzadelerin
tahta çıkma haklarının olduğuna inanılırdı. Böylece Hükümranlık hakkı yalnız
bir şehzadeye tahsis edilmeyerek ailenin en liyakatlisinin hükümdar olmasına imkân
tanınmış olurdu. Sonuçta adaylardan hangisi kamuoyunu ikna ederse tahta o otururdu.
Şehzadeler arası iktidar mücadelesi bir anlamda mubah görülüyordu. Bu anlayışın
doğal bir sonucu olarak da ölen her hükümdardan sonra tekrarlanan iç savaşlar
nedeniyle devlet zafiyet yaşar ve çoğunlukla da kısa süre içinde parçalanırdı.
Veraset
anlayışı; İslami dönemdeki Karahanlılar, Büyük Selçuklular ve nihayet Türkiye
Selçuklularında da Kut inancına göre şekillenmiştir. “Ülke toprakları, hanedan üyelerinin ortak malı” kabul edildiğinden,
feodal esaslara göre hanedan üyeleri arasında bölüşülmüştür. Türkiye Selçuklularının
büyük hükümdarı II. Kılıçaslan, uzun ve başarılı saltanatının sonunda, Türk
devlet töresine uyarak, devleti on bir oğlu arasında üleştirmiş, kendisi de
Konya’da Sultan sıfatıyla hüküm sürmeye devam etmişti. Böylece Türkiye
Selçukluları on bir devlete ayrılmış, ancak daha onun sağlığındayken,
şehzadeler arasındaki hâkimiyet mücadelesi yeniden alevlenmişti.
Osmanlı
Devletinin ilk üç yüzyılında da padişahın vefatından sonra, hangi şehzadenin tahta
oturacağını belirleyen bir kural konmamış, hükümdarı belirleme yetkisinin Padişaha
değil, Tanrıya ait olduğu düşünülmüştür. Bu noktada, ileri gelen devlet
adamlarının tercihleri belirleyici olmuştur. Ancak vüzera ve ümeranın onayını
alarak tahta çıkan Şehzade bu kez de taht üzerinde hak iddia eden diğer
şehzadelerle savaşmak zorunda kalmıştır.
Osmanlı
Devletinin kurucusu Osman Gazi’nin vefatından sonra Orhan Bey ile kardeşi Alaeddin
Paşa meseleyi uzlaşarak çözmüşler ve sonuçta Orhan Gazi tahta oturmuştu. Ancak I.
Murat, kardeşleri İbrahim ve Halil’i ortadan kaldırıp, Bizans İmparatoru
Andronikos ile işbirliği yaparak isyan eden oğlu Savcı ile de mücadele etmek
zorunda kalmıştı.
Yıldırım
Bayezid döneminden itibaren Osmanlı Devletindeki hâkimiyet anlayışında belirgin
bir değişim yaşanmış; “ülke topraklarının
hanedanın ortak malı olduğu” düşüncesi yerine “hâkimiyetin bölünmezliği” ilkesi benimsenmeye başlamıştır. Yıldırım
Bayezid’in, devlet adamlarının onayıyla tahta geçmesinin müteakip kardeşi Yakup
Çelebiyi ortadan kaldırması bu yeni anlayışın bir sonucu gibi görünmektedir.
Yıldırım
Döneminin sonundaki Ankara Savaşı’nın ardından yaşanan ağır bunalım ve iç
savaşlar devleti yıkılışın eşiğine kadar getirmiştir. 11 sene süren Fetret Döneminde,
Bayezid’in dört oğlu arasındaki mücadelede dramatik olaylar yaşanmış ve halk bu
durumdan oldukça zarar görmüştür. Fetret döneminin etkileri sonraki iki padişah
zamanında da hissedilmiştir. Çelebi Mehmet ve II. Murat devrinde ülkeyi kasıp
kavuran kardeşler arası taht mücadeleleri, halkı canından bezdirmiş ve
kamuoyunda bu probleme bir çözüm üretilmesi konusunda güçlü bir beklenti
oluşmuştur.
Şehzadeler
arasındaki mücadelelerde devlet adamlarının desteğini alan şehzade tahta otursa
da, diğer kardeşler bir tehdit unsuru olmaya devam ediyordu. Padişahın
icraatlarından hoşnut olmayan gayrimemnun halk kitleleri ve muhalif devlet
adamları, potansiyel hükümdar adayı olan diğer şehzadenin etrafında
kümelenerek, şahsi amaçları doğrultusunda taht için kışkırtıyorlardı. Muhalif
grupların tahrikleri yeni taht kavgalarının, yeni iç savaşların fitilini
ateşliyordu. Ayrıca rakip devletler de bu iç çatışmaları derinleştirmek için
muhaliflere destek veriyor, hatta mağlubiyeti halinde şehzadenin sığınma
talebini kabul ediyor ve uygun bir vakitte yeniden serbest bırakıyorlardı.
Nitekim Bizans İmparatorluğu’nun Fetret Devri sonrasında izlediği Osmanlı
Politikası bu doğrultuda şekillenmişti. Böylece bitip tükenmek bilmeyen kanlı
iç savaşlar yeniden kızışıyor, aynı senaryo tekrar tekrar sahneleniyordu. Bu anarşik
ortamda halk perişan oluyor, askerler kırılıyor, ülke yangın yerine dönüyor,
memleketin kaynakları yok yere heba oluyordu. Ve tabii tüm bu meş'um olaylar
yaşanırken, rakip devletler bu mücadeleleri büyük bir memnuniyetle izliyorlardı.
Hem önceki Türk
Devletlerinde yaşananlar hem de Osmanlıların kuruluş devrindeki acı tecrübeler
nedeniyle bu sorunu kesin şekilde çözmeyi planlayan Fatih Sultan Mehmet
hazırlattığı Kanunnameye; “Evlâdımdan her
kimesneye saltanat müyesser ola, karındaşların nizâm-ı âlem içün katletmek
münâsibdir, ekser-i ulemâ dahi tecviz etmiştir” maddesini koydurmuştur.
Böylece aslında eskiden beri zaten uygulanagelen kardeş katli yasal hale
getirilmiş, fiili durum meşrulaştırılmıştır. Bizanslı tarihçi Dukas, “Osmanlılarda kardeş katlinin bir adet
olduğunu” , Âşık Paşazade de, “kardeşe
kıymanın, anayı atayı gussalı komanın kadim bir töre” olduğunu belirterek
bu fiili duruma dikkat çekmişlerdir.
Fatih
Kanunnamesindeki bu maddeyle beraber, “ülke
topraklarının hanedan üyelerinin ortak malı” olduğu şeklindeki eski veraset
anlayışı değişmiş ve Yıldırım Bayezid’in ilk denemesini yaptığı “hâkimiyetin bölünmezliği” prensibi
kesin şekilde yerleşmiştir.
Ancak tüm
bunlara rağmen Padişahın ölümünden sonra tahta hangi şehzadenin geçeceği konusu
yine belirsizliğini korumuştur. Tüm şehzadelerin saltanat için eşit şansa sahip
oldukları yine kabul edilmiş, ileri gelen devlet adamlarının desteğiyle tahta
çıkan şehzadenin de; “kamu düzeni” için kardeşlerini
ortadan kaldırması “münasip” görülmüştür.
Kamuoyu ise yakın geçmişte yaşanan iç
savaşlar ve anarşik olaylar nedeniyle kardeş katli uygulamasını kabullenmiş bu
konuda herhangi bir tepki göstermemiştir.
Kanunnamenin
kardeş katlini düzenleyen maddesinde geçen, kardeşlerin katlinin şart değil de “münasib” olduğu ibaresinden hareketle, kardeş katlinin bir
zorunluluk değil, ancak mecburiyet halinde başvurulabilecek bir önlem olduğu sonucun
da ulaşılabilmektedir.
Ayrıca “ekser-i ulemâ dahi tecviz etmiştir” ibaresiyle kanun maddesinin ulemanın çoğunluğu
tarafından onaylandığı söylenerek, padişahın eli güçlendirilmek istenmiştir.
Ancak tersten bir okuma yapıldığında tasarıyı onaylamayan din bilginlerinin
varlığı ve bu maddeye itiraz ettikleri de anlaşılmaktadır.
Acaba ulema
hangi gerekçelerle bu uygulamaya cevaz vermiştir? Kardeş katli uygulamasının şer’i
bir dayanağı var mıdır? Yani bu problemin çözümünde İslam Hukuku ne derece göz
önünde bulundurulmuştur? Daha açık bir ifadeyle Padişahların tahta
çıktıklarında kardeşlerini katlettirmeleri İslamiyete ne derece uygundur?
Dönemin
ulemasına göre; kardeş katli meselesinin birinci şer'î dayanağı, “devlete isyan” suçudur. Bu fiil İslâm ceza
hukukunda, “bağy” adı altında
düzenlenmiş, suçun unsurları gerçekleştiği takdirde, isyancılar idam ile cezalandırılmıştır.
Bağy suçunun unsurları; meşru
otoriteye karşı ayaklanmak, kuvvet kullanarak iktidarı ele geçirmek ve açık bir
isyan kastı içinde bulunmaktır.
Bağy suçunun cezası, unsurlarının tahakkukuna göre
değişir: Sultandan farklı düşündüğü halde bir isyan grubu teşkil etmeyen ve bir
yerde toplanarak baş kaldırmayanlara dokunulmaz. Bu muhalifler aleyhte propaganda
yaparlarsa ikaz edilirler, ileri giderlerse ta’zir
cezaları ile cezalandırılırlar. Devlete isyan ettikleri an, savaşla yola
getirilir ve idam cezasına çarptırılırlar. Ancak Müslüman oldukları için,
çoluk-çocukları esir edilmez ve malları ganimet sayılmaz. Bunlara verilen ölüm
cezası bir had cezasıdır ve hikmeti de “nizam-ı
âlemi” yani “kamu düzenini” korumaktır.
Osmanlı
hukukçuları, padişahın meşru emirlerine yapılan her çeşit itaatsizliği, kamu
düzenini bozacak her türlü isyanı, memleketteki anarşi hareketlerini, “bağy” suçu kabul etmişler, buna sebep
olanları “bâği” olarak nitelendirmişler
ve fetvalarında bu suçun cezasının idam olduğuna hükmetmişlerdir.
Elmalılı Hamdi
Yazır, “Ve la teziru vaziratün vizra
uhra” ayetini; “Hiçbir nefis başkasının
günahını çekmez. Herkes kendi yaptığı günahın cezasını kendi çeker”
şeklinde izah etmiştir. Bu ayetin işaret ettiği adalet-i mahza yani “tam adalet” anlayışına göre; bireyin hakkı,
kendi rızası olmadan toplumun selameti için feda edilemez. Ancak her şeye
rağmen, “fitne katilden daha şiddetli ve
zararlıdır” ayetine dayanarak adalet-i izafiyenin yani göreceli adaletin
tercih edilebileceği de söylenmiştir.
Peki, göreceli
adalet anlayışı hangi gerekçelerle tercih edilmiştir? Bu gerekçeleri dönemin
uleması aşağıdaki sözlerle izah etmişlerdir:
§
“Zarar-ı âmmı
def için zarar-ı has ihtiyar olunur”: Genel bir zararı bertaraf etmek için özel bir zarar
tercih dilebilir.
§
“Def-i mefasid
celbi menafiden evladır”: Kötülüklerin savuşturulması iyiliklerin
kazanılmasından önce gelir.
§
“Zarar-ı eşedd
zarar-ı ehaff ile izale olunur”: Büyük bir zararı telafi için, küçük zarar göze
alınabilir.
§
“Ehven’üş
şerreyn ihtiyar olunur”: İki kötü durumdan hangisi daha az zararlı ise o
tercih edilir.
Aslında İslam
hukukunun temel prensipleri olan bu ilkelerden hareketle; “mutlak adaletin mümkün olmadığı durumlarda toplumun güven ve huzuru
için, göreceli adaletin tercih edilebileceği” söylenmiş, kamu yararının söz
konusu olduğu hallerde bireyin uğradığı zarardan vazgeçilebileceği
düşünülmüştür.
Kemal Paşazade de
kardeş katlinin gerekçelerini şu sözlerle savunur: Sığamaz bir niyama iki şimşir, duramaz bir günam içre iki şir. Çün Şah
baştır memleket ona ten, yaraşmaz iki başlı olmak bir beden. Sığar bir kilim
içine on geda, bir iklime sığmaz iki Padişah!
Günümüz
Türkçesiyle izah edecek olursak: “Bir
kında iki kılıç, bir ormanda iki aslan olmaz. Hükümdar baş, memleket ise
tendir, vücuttur, İki başlı bir beden olamaz. Bir kilime on derviş oturur,
ancak bir iklime iki padişah sığamaz.”
İşte Osmanlı
Devletinde I. Murat’tan itibaren bir asır boyunca fiili, Fatih’ten itibaren de
iki asır boyunca resmi olarak uygulanan kardeş katlinin gerekçeleri bunlardır.
Şimdi de Kanunname-i Al-i Osman’da kardeş katlini
düzenleyen meşhur maddenin Fatihten sonraki uygulamasını inceleyelim. Acaba
Fatih Sultan Mehmet’ten sonra neler yaşandı? Kanun maddesinin pratikteki
uygulaması nasıl oldu? İstenen sonuç alınabildi mi? Zaman içinde şartların
değişmesiyle birlikte uygulama da değişti mi? Kamuoyunun yaşananlar
karşısındaki tutumu nasıl oldu?
Aslında Fatih Kanunnamesi,
Hükümdarın vefatını müteakip tahta hangi şehzadenin geçeceği konusunda bir
düzenleme yapmıyor , böylece yüzyıllardır devam edegelen gelenek aynen
benimsenmiş oluyordu. Yeni hükümdarın belirlenmesi bir anlamda kadere
bırakılmış oluyordu. Bu yüzden Fatih’in vefatının ardından oğulları Cem ile Bayezid
arasında şiddetli bir taht kavgası yaşandı. Ricali devletin ve kapıkullarının
desteğini alan Bayezid meşru hükümdar olarak tahta oturunca kardeşi Cem “baği” pozisyonuna düştü. Mücadeleyi
kaybedince de Osmanlı ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Cem’in oğlu Oğuz Han ise
amcası Bayezid tarafından ortadan kaldırılmaktan kurtulamadı.
II. Bayezid
uzun süren saltanatının sonlarına doğru, geleneğe aykırı bir biçimde, ortanca
oğlu Ahmet’i veliaht yapmak ve tahta geçirmek isteyince diğer şehzadelerin ve
bazı devlet adamlarının şiddetli itirazlarıyla karşılaştı. Babasının kanuna ve
geleneğe aykırı olan bu tutumuna karşı mücadele yolunu seçen ve kapıkullarının
da desteğini kazanan şehzade Selim sonunda babasını tahttan çekilmeye ve emekli
olmaya zorladı. II. Bayezid, oğlu Selim’den kendisine karşı koymadıkları sürece
kardeşlerini öldürtmeyeceğine dair söz alarak, tahttan feragat ettiğini ilan
etti (1512). Fakat Selim babasına verdiği söze rağmen Kanunnamenin ilgili
maddesine dayanarak, daha önce ecelleriyle ölen kardeşlerinin beş oğlunu yani
yeğenlerini, ortadan kaldırdı. Ardından saltanata meyilli olduğu iddiasıyla ağabeyi
Korkut’u, giriştiği taht mücadelesi sonucunda da diğer ağabeyi Ahmed ile onun
şehzadelerini bertaraf ederek rakipsiz kaldı.
Yavuz Selim’in
ölümünden sonra, tek şehzade olan I. Süleyman (1520-1566) tahtı sorunsuzca
devralmışsa da, uzun süren Padişahlığı döneminde oğullarıyla ciddi sorunlar
yaşadı ve önce Mustafa ardından da Bayezid idam edildi. II. Selim’den itibaren sadece
en büyük şehzade sancağa gönderilmeye diğer şehzadeler ise sarayda tutulmaya başlandı.
Babası öldüğünde Manisa sancağında bulunan III. Murat, haberi alır almaz derhal
Payitahta geldi ve cülus töreninin ardından beş erkek kardeşinin “giderilmesini” emretti. III. Murat’ın büyük
şehzadesi III. Mehmet ise tahta oturduğunda tam 19 erkek kardeşini ortadan
kaldırttı. Aynı Padişah ilerleyen yıllarda da büyük oğlu Mahmut’u, tahtta gözü
olduğu gerekçesiyle idam ettirecekti. Ancak artık kamuoyu, şehzadelerin “siyaset edilmelerine” tepki göstermeye ve
homurdanmaya başlamıştı.
Fatih’ten
sonra, tahta oturup da erkek kardeşine dokunmayan ilk Padişah I. Ahmet’tir
(1603-1617). O, değişik nedenlerden ötürü kardeşi Mustafa’yı katlettirmemiştir.
Sultan Ahmet’in ani ve genç yaşta ölümünün ardından kardeşi Mustafa’nın
cülusuyla birlikte Osmanlı tarihinde ilk kez bir Padişahtan sonra yerine oğlu
değil de kardeşi tahta çıkmıştır. Kısa süren Padişahlığının ardından Sultan
Mustafa’nın yerine I. Ahmet’in oğlu II. Osman (Genç) Padişah olmuştur(1618). Başlangıçta
kardeşlerine dokunmayan Genç Osman Lehistan seferine çıkarken en büyük kardeşi Mehmet’i
Kanunnameye dayanarak ortadan kaldırmak istediyse de Şeyhülislam Esat Efendi bu
talebe fetva vermemiştir. Ancak II. Osman daha sonra Rumeli kazaskeri olacak Taşköprülüzade’den
aldığı fetvayla büyük kardeşini boğdurtmuştur. IV. Murat tahta cülus ettiğinde şehzadelere
dokunmadıysa da İran seferlerinden önce dört kardeşinden üçünü ortadan kaldırıp
sadece İbrahim’i bırakmıştır.
Burada dikkat
çekici olan nokta, II. Osman’ın da IV. Murad’ın da tahta çıktıklarında değil de
sefere giderken gerideki kardeşlerinin bir fitne çıkarması ihtimaline binaen şehzadeleri
boğdurtmuş olmalarıdır. Yani kardeş katli uygulaması yavaş yavaş esnemeye ve terk edilmeye başlamıştır. Bundan sonra gelen Padişahların sefere çıkmamış
olmaları da kardeş katli uygulamasının terk edilmesinde önemli bir etken olsa
gerektir. Ayrıca daha evvel fetvaya ihtiyaç duymaksızın Kanunnameye istinaden
yapılan kardeş katllerinde ilk kez Genç Osman’ın fetva alma ihtiyacı duyması da
ilginçtir.
Oğlu olmayan
IV. Muradın ölümünden sonra yerine kardeşi İbrahim(1640), İbrahim’in hal’inden
sonra ise kardeşi olmadığından oğlu IV. Mehmet küçük yaşta Padişah olmuştur(1648).
Böylece artık hanedanın en büyük erkek üyesinin Padişah olma uygulaması benimsenmiştir.
Kardeş katlinin
bu şekilde ortadan kalkması başka bir çirkin uygulamaya zemin hazırlamıştır: Artık
sancaklara gönderilmeyen ve Topkapı Sarayı’nda kafes hayatı yaşamaya,
odalarında yaşlarına göre taht sırasını beklemeye başlayan şehzadelerin sınırlı
sayıda cariye ile ilişki kurmalarına izin verilmeye, gebeliği engellemek için de
çok sıkı tedbirler uygulanmaya başlanmıştır. Ancak her şeye rağmen gebeliğin
önlenememesi durumunda dünyaya gelen erkek çocuklar derhal öldürülmüşlerdir. Bu
insanlık dışı uygulamanın ne zaman ortadan kalktığı kesin olarak bilinmese de XVIII.
yüzyılın sonlarına kadar sürdüğü tahmin edilmektedir.
Kardeş katli
meselesinin dayanağını, gerekçelerini ve tarihsel gelişimini detayıyla
anlattıktan sonra artık bazı soruları sormanın zamanı gelmiş bulunuyor:
İslam ceza hukukuna
göre; sultandan farklı düşündüğü
halde bir isyan grubu oluşturmayan ve baş kaldırmayanlara dokunulmayacağına, bunların
aleyhte propaganda yapmaları halinde uyarılacaklarına, daha ileri giderlerse de
ancak ta’zir cezaları ile cezalandırılacaklarına; fiili olarak isyan edip, kamu
düzenini yok etmek için harekete geçmeleri, yani suçlarının sübutu durumundaysa,
savaşla yola getirilip idam edilebileceklerine yukarıda değinilmişti. Öyleyse;
1- Henüz isyan
fiilini gerçekleştirmemiş, isyan etmeleri bir tarafa henüz büluğ çağına
ermemiş, hatta bir kısmı henüz bebek olan şehzadelerin; ileride isyan edip,
kamu düzenini bozup, fitneye sebebiyet verebilecekleri gerekçesiyle öldürülmeleri
İslam hukukuna uygun mudur ?
2-Daha açık soralım:
Bireyin suçu sabit değilken, suç fiilini işlemek için harekete dahi
geçmemişken, sadece ihtimaller üzerinden ölüm kararı verilebilir mi ?
3-“İleride suç işleyebileceği” varsayımı
üzerine, İslamiyet’in kutsal saydığı yaşam hakkı kişinin, elinden alınabilir mi
?
4-Varsayım ve
ön kabuller üzerine hüküm bina edilebilir mi ?
5-Öyleyse nasıl
oluyor da suçu sabit olmayan, hatta suç işlemek için eyleme dahi geçmeyen,
hatta bir kısmı kundakta olan bebeklerin/kişilerin öldürülmesi meşru kabul
edilebiliyor?
6-Nasıl oluyor
da İslamiyet’in temel prensiplerine temelden aykırı olan, İslam’dan önceki Türk
Devletlerinde dahi bulunmayan bu uygulamayı özellikle muhafazakar tarihçiler
sonuna kadar savunabiliyor?
7-Hatta bir
kısmı daha da ileriye giderek, “Osmanlı
hanedanının hiçbir fazileti olmasaydı dahi, devlet ve toplum için kendi
kardeşlerini feda etmeleri onların ne kadar faziletli kişiler olduklarını
ispata kâfidir” deyip, kardeş katlini, kendi inandıkları dinin değerleriyle
çelişme pahasına, normal göstermeye çalışıyorlar?
Bu yaman
çelişkiyi anlamak gerçekten mümkün değildir.
Tüm bu bilgi ve
analizlerin ışığında;
Kardeş katli uygulamasının
İslam ceza hukuku ile ilgili olmadığı, sırf egemenlik anlayışı ve saltanatın
intikali usulü nedeniyle doğduğu, Osmanlıların ilk dönemlerinde fiili olarak
uygulandığı, Fatih döneminde yasal hale getirildiği ve XVII. yüzyılın
ortalarından sonra da terk edildiği söylenebilir.
Güç oyle birşeydir ki elde etmekte elde tutmakta büyük çaba ister.Osmanlidaki kardes katlinin nedeni ise bu sahip olunan gucun korunmasi yonundedir.Benim gorusumce kardes katlinin mesru olup yada olmamasi konusunda bir kanıya varmak mumkun degildir fakat ameller niyetlere goredir esasina dayanarak padisahlar uzerinden bir yorum yapmak mumkun olabilir.Eger padisah kardesini devletin gucunun bos yere harcanmasina neden olucak bie düsman olarak goruyorsa yada onun basarisiz bir siyasi lider olucağı aşikar ise sirf devlet zarar gorucek dusuncesiyle hareket ederse buna devlet icin hersey mesrudur denilebilir fakat eğer padisahlar bencillikleri dogrultusunda güc sevdasiyla kardeslerinin olum fermanini verirse bunun mesru olmasi soz konusu değildir.Batuhan Yiğit Yaman
YanıtlaSilBu yorum yazar tarafından silindi.
YanıtlaSilHer ne kadar ilk dinlendiğinde akla ve mantığa uygun gelsede kardeş katlinin örnekleri çok acıdır. Tahta geçen padişahlar kardeşlerini, kundaktaki yeğenlerini öldürmüştür. Bu sebeple bence kardeş katli doğru bir uygulama değildir.
YanıtlaSilOĞUZ ESEN
HER YÜRÜRLÜĞE KONULAN UYGULAMADA OLDUĞU GİBİ KARDEŞ KATLİNİN DE YARARLI VE ZARARLI YÖNLERİ VAR. AMA BENCE SUÇ KARDEŞ KATLİ UYGULAMASINI KENDİ ÇIKARLARI DOĞRULTUSUNDA KULLANAN DEVLET ADAMLARI VE BU KADAR ŞEHZADİN DÜNYAYA GELMESİNE SEBEP OLAN VE ONLARI ÖLÜME İTEN ANNE VE BABALARDA VE SİSTEMDE . UĞUR GÜNDÜZ
YanıtlaSilKardeş katli osamanlı larda bir zorunluluk haline gelmiştir ancak bu durum çok yanlıştır ve islam da tamamen yasaktır.Bence osamanlılarda devleti bölüm bölüm yönetmelilerdi aynı eski türklerdeki gibi merkezde bir as padişah olmalı ve diğerleride ona bağlı kalmalıdırlar. Padişahlar kendilerini öldürdükleri kardeşleri yerine koyarsa bu durumu anlarlar tamamemen suçsuz birini boş yere öldürmek tamamen yanlıştır bence.
YanıtlaSilKEREM DOĞANAY 9-A F/L
Kardeş katli İslam dinine karşı bir olaydır ancak kardeş katli yukarıda ki yazıda okuduğumuz gibi "münasip" hale getirilmiştir. Bunun nedeni gelecek zamanın da güvenliğinin sağlanmak istenmesidir. Eğer bir hükümdar kardeşinin yaşamasına izin verirse onu ileride tehlikeler bekliyor olabilir. Tabiki de şehzadeler arasında bunun gibi birçok olay yaşanmıştır. Sonuçta onlarda insandı bizde insanız hepimiz iyi bir yerlere, iyi bir geleceğe sahip olmak isteriz. Orhan Gazi ve Aleaddin Paşa olayına bakacak olursak Aleaddin Paşa Orhan Gazi' ye tahtı bırakmıştır. Ancak sonradan Aleaddin Paşa' ya " neden sen padişah olmadın ki ? senin hakkındı o taht." diyip Aleaddin Paşa' yı Orhan Gazi' ye karşı kışkırtabilirlerdi. Ben tabiki de kardeş katlini savunmuyorum ancak gerekli olduğu durumlar da olmamış değil. Avrupa' da François I ve Carlos I arasında yaşanan taht kavgasında Alman Prensleri oy kullanarak hükümdarı belirlemişlerdi, ancak bunun sonunda da Pavia Savaşı patlayıverdi. Görünen o ki her iki türlüde taht kavgaları imparatorlukları, devletlerin peşini bırakmamıştır. Barış kesin bir çözüm değildir, ancak kardeş katli padişahı uzun bir süre boyunca rahat tutacaktır. Aslında başka bir taraftan bakacak olursak Osmanlı' da I. Süleyman zamanında Şehzade Mehmet ile Şehzade Selim arasında bir taht kavgası çıkagelmiştir. Bu taht kavgası ta ki Şehzade Mehmet öldürülene kadar sürmüştür, Şehzade Selim ile Şehzade Mehmet' in arasında tam anlamıyla kan bağı yoktur aslında. Çünkü ikisi de farklı annelerden. Bence Şehzade Selim' in Şehzade Mehmet' i öldürmesi kadar doğal bir şey yok. Bence Şehzade Mehmet öldürülürken hiç kılı bile kıpırdamamıştır, çünkü ikisi tam anlamıyla kardeş değil. Sonuca gelecek olursak, Devlet' in geleceği için ya kardeş katli gerçekleşmeli ya da kardeş bir kalede vs. tutsak edilmeli bunun tek çözüm yolu budur.
YanıtlaSilEfe AYDIN 9-A/FL 47
Türkler, gerek ana vatanları olan Orta Asya’da, gerekse sonra yerleştikleri Anadolu’da irili ufaklı pek çok devlet kurdular. “Pek çok devlet kurdular” denince, pek çok Türk devletinin de “yıkıldığı” anlaşılmaktadır. Bunların yıkılmasında, devlet hâkimiyetinin, hanedanın ortak malı sayıldığı eski bir Türk siyasî geleneğinin tesiri çok büyük olmuştur.
YanıtlaSilHanedanın her erkek mensubu, küçük olsun büyük olsun, tahta geçmek hususunda kendisini eşit hak sahibi görmektedir.Bu sebepten dolayı sıksık taht kavgaları yaşanmaktadır.Bazı Türk padişahları bunun önüne geçmek için devleti parçalara ayırıp her birini bir şehzâdenin idaresine vermek yoluna gitmişse de, bu devletçikler düşmanlar tarafından kolayca ele alınmıştır.Diğer Türk devletlerinin çoğu da bu sebepten dolayı yıkılmıştır.İşte Selçuklulardan sonra Anadolu’da yeni bir güç olarak ortaya çıkan Osmanlılar, bu tecrübelerden ders almış, devletin böyle kötü bir âkıbete uğramaması için fedakârlık gösterip, acı ilacı bizzat kendileri içmişlerdir. Bu ilaç, halk arasında “kardeş katli” diye bilinen, hanedan üyelerinin devlet yolunda katledilmesidir.Bence bu durumda da hiçbir yanlışlık yoktur herşey devletin geleceği için yapılmıştır.
BARIŞ MERT KAYMAK 9/A FL
İslam Ceza Hukuku'nda isyan söz konusu olmadığı sürece kardeş katlinin herhangi bir meşruluğu yoktur. Küçük çocukların yahut bebeklerin ihtimallere dayanarak katledilmesi de insanlık dışı bir harekettir. Bu durumda Osmanlı padişahlarına "Devletin selameti için kendi kardeşlerini feda ettiler." tarzında yakıştırmalarda bulunanlar olacaktır ancak, benim gördüğüm aynı ananın çocuklarının birbirleriyle vahşi mücadelesidir. Bunun tek sebebi "hakimiyetin bölünmezliği" prensibine sahip olan ve egosuna yenik düşen padişahlardır. Kardeş katli Osmanlı'nın son dönemlerinde devletin yönetiminde rol oynayan kadınların da adeta oyuncağı olmuştur. Kardeş katlinin yasallaştırılması başlarda ne kadar devletin devam etmesi için yapılan bir hamle gibi gözükse de devletin yıkılmasının temel sebeplerinden biridir. Sonuç olarak isyan olmadığı sürece kardeş katli ancak bir vahşettir.
YanıtlaSil-Mustafa Emre KAYA 9-A/FL
Kardeş katli bana göre otoritenin sarsılmaması için yapılan dinen ve vicdanen yanlış bir harekettir. Fakat Osmanlı padişahlarının bu hareketleri devleti bölünmekten kurtarmış ve ömrünü uzatmıştır. Bana göre kardeş katlinin en büyük sebeplerinden biri padişahların kendi otoritelerinin sarsılmasını istememesi ve kardeşlerinin yapabileceklerinden korkmasıdır. Eğer kardeşlerinin etraflarından destek alıp padişaha karşı harekete geçmeyeceğinin garantisini alsaydı onları sancaklara gönderebilirdi.Fakat güvenmiyordu ve bu devletin geleceği açısından doğru bir karardır. Bana göre belli bir yaşın altındaki kardeşlerinin başına kendi atadığı onları denetlemesi için yardımcılar yollasıydı onları kontrol altında tutabilirdi. Bazı kişilerin savunduğu hapse kapattırma fikri bana göre katlettirmeden daha büyük bir acı çektirir. Hapse atılan kardeşleri günden güne kötüleşen bir padişah kendini giderek daha kötü hissetmeye başlayabilir fakat katlettirme tek seferliktir yine de acı çeker. Ama o hapis hayatı yaşayan kardeşi yüzünden çektiği kadar acı çekmez bence. Özetle kardeş katli farklı açıdan iyi farklı açıdan kötüdür. Devletin geleceği için iyi, vicdanen kötüdür. Eren Fatih Eslemez 9A FL
YanıtlaSilKAYANAK BELİRTELİM BEYLER HAK GEÇER SONRA (!)
YanıtlaSilKAYNAK
SilPadişahlar taht uğruna değil ama devletin bekası için kardeşlerini öldürtmek zorunda kalmışlardır-ki bu durum padişahın gaddarlığından değil, fakat devletin bütünlüğünü koruma zorunluluğundan dolayı fedakarlıkta bulunmuşlardır-
YanıtlaSilEğer derseniz ki bir insan bir suçu işlememesine rağmen nasıl olur da sadece o suçu işleme ihtimaline karşın yaşama hakkı elinden alınır, bilmelisiniz ki öldürülen insanlar sıradan insanlar değillerdi. Her şehzade bir gün tahta geçmek üzere yetiştirilirdi ve bu yüzden de her şehzade padişah olmak için elinden geleni yapmaktaydı. Dolayısıyla kardeşlerden bir tanesi, örneğin II. Selim, tahta geçtikten sonra üzerine gelen Ahmed ve Korkut'u öldürtmeseydi devletin hali ne olurdu? Kardeşler birleşip bir miktar güç toparladıktan sonra Yavuz'a yeniden saldırmazlar mıydı? Bu da Yavuz'un en büyük hayali olan İslam Birliği'ni gerçekleştirmesini engellemez miydi? Peki hilafet Osmanlılara geçebilir miydi?
Veya Fatih kardeşini boğdurtmasaydı, Küçük Ahmed büyüyüp İstanbul'un fethini geciktirmez, veya engellemez miydi?
Ayrıca eğer Osmanlı Devleti'nin neden kardeşler arasında eşit paylaştırılarak yönetilmediğini sorarsanız, bu şekilde yönetilen Türk devletlerinin ne kadar uzun ömürlü(!) oldukları ortada. Bu soruyu başka bir soruyla cevaplandırmak istiyorum: "Orta Asya'da kurulmuş Moğol İmparatorluğu, İlhanlılar gibi devletler neden Osmanlı gibi uzun ömürlü olamamışlar, çoğu bir asır bile dayanamadan tarih sahnesinden silinmişlerdir?" Bunun sebebi bence bu imparatorlukların kardeşler arasında bölüştürülmesidir.
Sonuç olarak, eğer amaç devletin bölünmesini engellemek, bir isyanın çıkmasını önlemek ise kardeşlerin katli yanlış değildir.
-Emirhan Nadir KARAMAN 9-A/FL
Bence kardeş katli toplumuzda tartışılan önemli konulardan birtanesidir . Devletin bekası için kardeş katlinin mübah olduğunu düşünen eleştirmenler vardır .Ne kadar doğru olduğu tartışılır . Ancak suçsuz bir insanı öldürmek Müslüman bir cihan devletine ne derece yakışır onu düşünmeliyiz . Osmanlı Devleti gibi bir Cihan devleti kardeş katlini mübah kılarak bence doğru bir adım sergilememiştir. Çünkü bizler Müslümanlığın ve hilafetin temsilcisi idik . ( osmanlı döneminde ) . Müslümanlığın temsilcisi olan bir devlete yakışmadığını düşünüyorum . Devletin bekası için doğan çocuklar arasından çocukken gelicek sultan seçilebilir böylelikle kardeşlerin taht mücadelesi önlenebilirdi . Her türlü ihtimale karşı ise yedek bir sultan seçilebilirdi . Ve şehzadelerin sorumlu laları buna göre seçilebilirdi . Sonuç devletin bekası ise daha farklı çözümler geliştirilebilirdi diye düşünüyorum . Kardeş katlini kesinlikle savunmuyorum . ÖMER AYTAŞ 9fl
YanıtlaSilKardeş katli ne kadar tartışılan bir konuda olsa devletin istikbali için suçsuz insanları hatta bebekleri öldürmek . İslami açıdan caiz değildir diye düşünüyorum .
YanıtlaSilHer ne kadar devlet başarılı olmuş büyümüş ise de bu kardeş katli olmasaydı devletin geleceği limitsiz olabilirdi . Bence bu öldürülen şehzadelerin de yaşamaya hakkı vardı zaten insanında yaşamak en temel hakkıdır.
AHMET BURAK AKYÜZ 9FL
Kardeş katli önemli bir husustur. Bir çok farklı görüş olsada benim görüşüm kardeş katli çok yanlış bir davranıştır. Kimin ne yapacağı belli olmadan kardeşini öldürmek dinimizce doğru değildir. Bence şehzadeler arasında yıllara bölünebilir. Bu şekilde kardeş katline önemli bir çare bulunabilirdi.
YanıtlaSilMehmed Arslan ARAS
ilber ortaylı bu konuya değinmiş.
YanıtlaSil"padişahın/hükümdarın evladını katletmesi, sizin evladınızı katletmenize benzemez. tehlikeli olan, tarih okurken bilhassa devlet adamlarını, hükümdarları değerlendirirken kendi hayatımıza paralellik kurmaktır" "osmanlı hanedanı ile anılan uygulama. dünya tarihi boyunca hanedan yapısı çok entrikalı ve kanlı olmuştur. günümüzde mirası bölüşen aile bile çok zor kontrol edilebilirken koskoca devletleri yöneten hanedandaki iktidar kavgasını yok sayıp bu uygulamaya vahşet demek peşin hükümdür. osmanlı neden diğer türk devletlerinden uzun yaşadı sizce? eski türk devletlerinde hanedan üyelerine bölünürdü devlet, bu sebepten çok iç karışıklık ve kavga olmuştur. süper güç cengiz imparatorluğu bile 4 çocuğa bölünüp 100 sene yaşamadan çökmüştü. merkeziyetçi bir yapı oluşturan osmanlı 1453-1566 süper güçlüğünü kardeş katli ve benzeri uygulamalara borçlu. eğer olmasaydı ne olurdu?
1- şehzadeler başkent dışında eyalet yönetirdi ama zamanla bağımsızlık alırlar ya da iç savaşa sebebiyet verirlerdi.
2-küçük şehzadeler belli bir yaşa kadar valide sultanlar, paşalar tarafından kontrol edilirdi ki bu çok daha vahim bir durum.
3-cem sultan olayları daha çok yaşanırdı.
insanın kardeşini öldürmesi çok aşırı bir olaydır ama artısı eksisi ile bakınca devlet kurumunu korumuştur.
isterseniz bunu padişahın taht hırsı, gaddarlığı diyip kızın ya da devletin bekası ve bizim-halkın iyiliği için yapıldı diyerek kabul edin, sizin vicdan muhakemenize kalmış.dönemin koşullarını, zihniyetini ve geleneklerin köklerini bilmeden duygusal olarak ( ve yanlış) baktığımız tarihimizdeki mecburi cinayetlerdir.
şamanizmin ve göktanrı inançlarından gelen kut, türk devletlerinin parçalayan ve taht kavgalarına sürükleyen inanıştır. kuta göre hakanın çocuklarından olacak yeni kağan kardeşleri ile mücadele etmeli ve kendine tanrıdan gelen lütfu, kutu, kanıtlamalıdır. yendiği kardeşini ise öldürmelidir. ölüm kansız bir şekilde genellikle boğarak yapılmalıdır çünkü kan kutsaldır ve akmaması gerekir.
orta asya'daki bu türk veraset anlayışı yüzünden selçukilerin tarihi taht entrikasından anlaşılmaz haldedir. osmanlılarsa bunu çözmüşler, kardeş veya oğul katli ile devletin bütünlüğünü garantilemişlerdir. yavuz' un kardeşlerini ve yeğenlerini öldürtmesi türk geleneklerinin hükümdarı mecbur bıraktığı bir olaydır.
başka birşeyse öldürülen şehzadelerin kanlı bir şekilde değilde genellikle boğularak öldürülmesi orta asya türk kültürünün izlerindendir...SAYGILARIMLA...
MUSTAFA UYSAL
troll
YanıtlaSilİslam hukukunun doğru anlaşılıp doğru yaşandığında sosyal, kültürel , ekonomik, ve daha bir çok alanda âdil bir anayasa olacakken kendi ihtirasları ve taht kavgaları uğruna kardeş katlini onayladığını söylemek kabul edilebilir bir durum değildir. Bu gerçeğin altı her zaman önemle çizilmelidir. Hiç bir müslüman islâmın çıkarlar doğrultusunda kullanılmasına göz yummamalı ve müsâde etmemelidir. Mustafa Alper Işık 9-A/FL
YanıtlaSilDevlet yönetimi için her ne kadar önemli olsa da benim açımdan herhangi bir insanı kim olursa olsun durduk yerde katletmek, öldürmek son derece yanlış ve İslam hukuk anlayaşınına göre de ters bir davranıştır şehzadelerin kaç yaşında veya kaç aylık olduğuna bakılmaksızın hepsinin katli bence hiç de doğru ve İsllami bir davranış değildir Hasan AYDIN
YanıtlaSilNe kadar da devlet için Osmanlı Devleti için olsa da kardeş katli bence caiz değildir. İslamiyete uygun olarak yönetilen bir devlette böyle olayların yaşanması çok yanlıştır. Bu konuya bakış açım bu yöndedir. Oğuz Kaan Türkçe
YanıtlaSilHOCAM NERELERDESİNİZ İYİMİSİNİZ BİR İHTİYACINIZ VARMI
YanıtlaSilİyiyiz hamdolsun. aytacozkan79@gmail.com yazışabiliriz.
Sil